Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin arabuluculuk kararı hakkında değerlendirme
4. Hukuk Dairesi’nin (kanun yararına) “bozma” kararında yer alan tarafların arabulucuya başvurmuş olmasından dolayı sigorta şirketinin rizikonun meydana geldiği ve kapsamının ne olduğu konularında bilgi sahibi olduğu ve KTK m.97 ile izlenen amacın gerçekleştiği değerlendirmesi, arabuluculuk sürecinin yürütülmüş olması, sigortacının gerçekleştiği bildirilen rizikoya ilişkin olarak ödeme yükümlülüğünün varlığını (her halde) saptamış bulunduğunu göstermemektedir. Dolayısıyla arabuluculuk prosedürünün KTK m.97’de düzenlenen (ve dava şartı olan) “önce sigortacıya başvuru yapma” koşuluyla her durumda eşdeğer sayılması yerinde bir çıkarım değildir.
20 Şubat 2025 gün ve 32819 sayılı Resmi Gazete’de Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin sigorta dünyasını yakından ilgilendiren bir (kanun yararına) “bozma” kararı yayınlanmıştır. Bu yazımızda önemi dolayısıyla bu kararı ele almaktayız.
Karar, Adalet Bakanlığı‘nın istemi üzerine verilmiştir. “Kanun yararına bozma” Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m. 363’te düzenlenmiştir. Bu hüküm aşağıdaki gibidir:
(1) İlk derece mahkemelerinin kesin olarak verdikleri kararlar ile istinaf incelemesinden geçmeden kesinleşmiş bulunan kararlarına ve bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla kesin olarak verdikleri kararlar ile yine bu sıfatla verdikleri ve temyiz incelemesinden geçmeden kesinleşmiş bulunan kararlarına karşı, yürürlükteki hukuka aykırı bulunduğu ileri sürülerek Adalet Bakanlığı veya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından kanun yararına temyiz yoluna başvurulur.
(2) Temyiz talebi Yargıtayca yerinde görüldüğü takdirde, karar kanun yararına bozulur. Bu bozma, kararın hukuki sonuçlarını ortadan kaldırmaz.
(3) Bozma kararının bir örneği Adalet Bakanlığına gönderilir ve Bakanlıkça Resmî Gazetede yayımlanır.
HMK m.363’e ilişkin “gerekçe” şu açıklamaları içermektedir: “Karar verilirken yürürlükteki hukukun yanlış uygulanması her an için söz konusu olabilir. Kanun yararına temyiz, yanlışlık tespit edilip daha sonra benzer işlemlerden kaçınmak için kabul edilen bir sistemdir. Yargıtay, yaptığı incelemede uygulamanın yanlış olduğu sonucuna ulaşırsa, kararı kanun yararına bozacaktır. Kanun yararına bozma istemi kabul edilir ve bozma kararı verilirse, bu bozma, kararın hukuki sonuçlarını ortadan kaldırmayacaktır”.
“Kanun yararına” bozulması istenen karar İzmir 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 13.09.2022 gün ve 2021/822 Esas, 2022/687 Karar sayılı hem araç işleteni hem de zorunlu trafik sigortasını düzenleyen sigorta şirketi aleyhine -her ikisi de hasım gösterilerek- açılmış olan dava ile ilgili kararıdır.
İzmir 1. Asliye Ticaret Mahkemesi (özetle) “(trafik kazasında zarar görmüş olan) davacının dava öncesinde sigorta şirketine başvurduğuna dair bir kaydın mevcut olmadığını; önce sigorta şirketine başvuru yapılmış olmasının Karayolları Trafik kanunu (KTK) m.97(1) uyarınca dava şartı olduğunu, ancak bu şartın yerine getirilmediğini” belirterek davayı reddetmiştir.
İzmir 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen bu karar davası reddedilen davacı tarafından istinaf edilmiştir.
İstinaf Mahkemesi (BAM) “dava değerinin karar tarihi itibariyle HMK m.341(2)’de düzenlenen istinaf kesinlik sınırının altında kaldığını” belirterek istinaf isteminin usulden reddi yönünde karar vermiştir.
Adalet Bakanlığı, İzmir 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin kesinleşen kararını “yürürlükteki hukuka aykırı” bulmuş ve kanun yararına bozulması için Yargıtay’a başvurmuştur.
Adalet Bakanlığı’nın temyiz dilekçesinde şu sebepler ileri sürülmüştür.
- KTK m.97’de düzenlenen (önce sigortacıya başvuru yapılması şeklindeki) dava şartı sonradan tamamlanması mümkün bulunan bir eksikliktir. Dava tarihinden önce sigortacıya başvuru yapılmayan hallerde, davacıya makul bir süre verilmesi lazımdır. Verilen sürede eksiklik tamamlanmazsa o zaman HMK m.115(2) uyarınca işlem yapılması (dava şartı sağlanamadığından davanın reddi) gerekir.
- Oysa mahkeme, verilen 1 haftalık kesin sürede eksiklik giderilmediği için davayı reddetmiştir. Bu hatalıdır. (Belirtmek gerekir ki verilen 1 haftalık kesin sürenin Adalet Bakanlığı tarafından neden yeterli görülmemiş olduğu anlaşılamamaktadır).
- Kaldı ki KTK m.97’de düzenlenen yazılı başvuru zorunluluğu (yalnızca) sigorta şirketleri aleyhine açılan davalar bakımından dava şartıdır. Davacı ise hem sigorta şirketine hem de araç işletenine karşı dava açmıştır. İşletene karşı açılan davanın esası hakkında karar verilmemiş olması da usul ve yasaya aykırıdır.
Yargıtay 4. HD, kararında şu değerlendirmelere yer vermiştir:
- KTK m.97’deki dava şartının amacı, Zorunlu Trafik Sigortası (ZTS) uyarınca sigorta şirketine karşı dava yoluna gitmeden önce, “rizikonun gerçekleşmesi hakkında bilgisi olmayan sigorta şirketine yazılı olarak başvuruda bulunulmasını sağlayarak taraflar arasındaki uyuşmazlığın yargıya taşınmadan çözülmesidir”.
- Böylece hem talepte bulunan kişi tazminat alacağına bir an önce kavuşmuş hem de yargının iş yükü azalmış olacaktır.
- Öte yandan bazı uyuşmazlıklar yönünden, bir yandan tarafların kendi iradeleriyle kendi çözümlerini üretebilmeleri ve daha hızlı sonuç elde edebilmeleri, diğer taraftan da mahkemelerin iş yükünün azaltılması amacıyla “arabuluculuk” kurumu düzenlenmiştir.
- Hukuk uyuşmazlıklarında arabuluculuk “ihtiyari” olmakla birlikte, bazı tür uyuşmazlıklar için dava şartı olarak “zorunlu arabuluculuk şartı” getirilmiştir.
- Türk Ticaret Kanunu (TTK) m.5/A uyarınca konusu bir miktar para olan alacak ve tazminat davalarında dava açılmadan önce arabulucuya başvurulması bir dava şartı olarak öngörülmüştür.
- Ancak ZTS ülkemizde KTK ile düzenlenmiş olduğundan, sigortacıya karşı açılacak davalar zorunlu arabuluculuk şartına tabi değildir.
- Somut olayda, taraflar zorunlu olmamasına rağmen ihtiyari olarak arabulucuya başvurmuşlardır. Sigorta şirketi bu şekilde rizikonun meydana geldiği ve kapsamının ne olduğu konularında bilgi sahibi olmuştur. Dolayısıyla KTK m.97 ile izlenen amaç gerçekleşmiştir. Bu durumda dava şartı eksikliğinin giderilmiş sayılması lazım gelir. İlk derece mahkemesi bu hususu gözden kaçırmıştır.
- Bundan başka davada iki davalı vardır. Sigorta şirketi dışındaki davalı (araç işleteni) bakımından herhangi bir dava şartı öngörülmemiştir. Bu davalıya yöneltilen istemin esası hakkında karar vermek gerekirdi.
Yargıtay 4. HD yukarıda özetlediğimiz gerekçelerle Adalet Bakanlığı tarafından ileri sürülen “kanun yararına bozma” talebini kabul etmiştir. 4. HD’nin değerlendirmeleri konusunda şu gözlemler yapılabilir:
- Sigorta sözleşmelerinin hiçbirinde, sigortacının gerçekleşen riziko dolayısıyla tazminat ödeme borcu, rizikonun gerçekleşmesi anında “muaccel” hale gelmiş sayılmaz.
- Rizikonun gerçekleştiğinin sigortacıya bildirilmesi de tazminat alacağını muaccel hale getirmez.
- Sigorta hukukunda “tazminat ödenmesini talep edebilmek için ilkönce rizikoyla ilgili belge ve bilgilerin sigortacıya sunulması” temel bir ilkedir. Sigortacı, düzenlemiş olduğu on binlerce poliçeden hangisi için ne kadar ödeme yapması gerektiğini bilemez. Olağan şartlarda rizikonun gerçekleşip gerçekleşmediğinden dahi haberdar değildir.
- Bunun için sigortacıdan istemde bulunacak hak sahibinin evvelâ riziko (zarar) ihbarında bulunması (TTK 1446) ve rizikoya ilişkin bilgi ve belgeleri sunması (TTK 1447) lazımdır. Bunun üzerine sigortacı hasar talebini değerlendirecek ve tazminat ödeme borcu bu değerlendirme için geçecek “makul süre” sonrasında (eğer tazminat ödeme yükümlülüğü mevcutsa) muaccel (talep edilebilir, olgunlaşmış) hale gelecektir.
- Sigortacı, tazminat borcunun muaccel hale gelmesinden sonra ödeme yapmadığı takdirde temerrüde düşmüş sayılacaktır.
- Bu esaslar sorumluluk sigortalarında da geçerlidir.
- Zarar gören doğrudan sigortacıya talep yöneltmişse, sigortacının tazminat ödeme borcu ancak TTK 1427’de belirtilen koşullar uyarınca muaccel hale gelecektir (TTK 1476(2)).
- Karayolları Trafik Kanunu m.97 bu ilke ve kuralları dikkate alarak zorunlu trafik sigortasında önce sigortacıya başvuruda bulunulması gerektiğini (bu yapılmadan dava yoluna gidilemeyeceğini) öngörmüştür.
- Karayolları Trafik Kanunu’nda düzenlenmiş olan hak sahibinin dava açmadan önce sigorta şirketine başvurması şartının, muhtemel uyuşmazlıkların herhangi bir yargılamaya gerek bırakmadan, hızlı bir şekilde çözülmesine hizmet etmesi de amaçlanmıştır.
- Bu açıklamalar çerçevesinde 4. HD kararında yer alan “KTK m.97’deki dava şartının amacı rizikonun gerçekleşmesi hakkında bilgisi olmayan sigorta şirketine yazılı olarak başvuruda bulunulmasını sağlayarak taraflar arasındaki uyuşmazlığın yargıya taşınmadan çözülmesidir” şeklindeki açıklama isabetlidir (Bu açıklamadaki “riziko hakkında bilgisi olmayan sigorta şirketi” anlatımını “rizikonun gerçekleşmiş olduğu ve bunun teminat kapsamında sayılıp sayılmayacağı hakkında bilgisi olmayan sigorta şirketi” biçiminde anlamak doğru olur).
- Yargıtay 4. HD kararında belirtilen “ZTS’nın KTK’da düzenlenmiş olması dolayısıyla TTK m.5/A’da hükme bağlanan zorunlu arabuluculuk şartına tabi olmadığı” gerekçesi tartışmaya çok açık görünmektedir. ZTS yalnızca “bazı yönleri” açısından KTK’da düzenlenmiştir. KTK’da yer alan özel hükümler dışında TTK hükümlerine tabidir. Sigorta sözleşmesine ilişkin asıl (yasal) düzenleme TTK’nun (Sigorta Hukuku başlıklı) 6. Kitabında bulunmaktadır. ZTS de esas olarak TTK hükümlerine tabi bir sigorta sözleşmesidir.
- Karardaki diğer bir bozma gerekçesi olan “somut olayda, tarafların (ihtiyari olarak) arabulucuya başvurmuş olmaları nedeniyle sigorta şirketinin rizikonun meydana geldiği ve kapsamının ne olduğu konularında bilgi sahibi olduğu; dolayısıyla KTK m.97 ile izlenen amacın gerçekleştiği; o halde dava şartı eksikliğinin giderilmiş sayılması lazım geldiği” değerlendirmesi hakkında da şu gözlem yapılabilir:
- Adalet Bakanlığı’nın bu gerekçeye dayanan bir “kanun yararına bozma” istemi (4. HD kararındaki açıklamalara baktığımızda) bulunmamaktadır.
- Adalet Bakanlığı olayda önceden başvuru yapılması şeklindeki dava şartının (sigortacı bakımından) gerçekleşmediği, fakat diğer davalı araç işleteni bakımından bu şartın aranmaması gerektiği ve bu davalı hakkında “istemin esasına ilişkin karar oluşturulması lazım geldiği” gerekçesine dayanmıştır.
- Öte yandan tazminat alacaklısı (zarar gören) olduğunu iddia eden tarafın arabulucuya başvurması, TTK 1427(2)’de öngörülen tüm belge ve bilgilerin sigortacıya verilmiş olduğu anlamına gelmemektedir.
- Arabuluculuk mevzuatı, bu süreçte hangi bilgi, belge ve sair delillerin diğer tarafın bilgisine sunulması gerektiğini hükme bağlamamaktadır.
- KTK m.99(1) sigortacıdan tazminat alabilmek için “hak sahibinin zorunlu mali sorumluluk sigortası genel şartlarıyla belirlenen belgeleri, sigortacının merkez veya kuruluşlarından birine iletmesi” icap ettiğini belirtmektedir. Arabuluculuk prosedüründe bu belgelerin tamamının sigortacıya verilmesi gibi bir düzenleme yer almamaktadır.
- Bu nedenlerle arabuluculuk sürecinin yürütülmüş olması, sigortacının gerçekleştiği bildirilen rizikoya ilişkin olarak ödeme yükümlülüğünün varlığını (her halde) saptamış bulunduğunu göstermemektedir. Arabuluculuk süreci, ancak bu süreçte sigorta şirketine tazminat ödemesi gerektiğini gösteren belgelerin ve bilgilerin gerçekten verilmiş bulunduğu hallerde (ve bunların incelenmesi ve değerlendirilmesi için geçecek makul sürenin sonunda) tazminat alacağının muaccel hale geldiğini kabul etmemize olanak sağlar. Dolayısıyla arabuluculuk prosedürünün KTK m.97’de düzenlenen (ve dava şartı olan) “önce sigortacıya başvuru yapma” koşuluyla her durumda eşdeğer sayılması yerinde bir çıkarım değildir.
- Yargıtay 4. HD tarafından belirtilen son gerekçe ise “davada iki ayrı davalının olduğu ve sigorta şirketi dışındaki davalı (araç işleteni) bakımından herhangi bir dava şartı öngörülmemiş olması nedeniyle bu davalıya yöneltilen istemin esası hakkında karar verilmesi gerektiği” şeklindedir. Bu gerekçenin yerinde olduğu görüşündeyiz.
