Trafik sigortası sigortalılar ve sigortacılar için dengeli olmalı ve yarar sağlamalı

Trafik sigortası sigortalılar ve sigortacılar için dengeli olmalı ve yarar sağlamalı

Ülkemizde trafik sigortası en yaygın sigortalardan biri. Bu sigortadan çoğu sigortacı zarar etmekte ve bundan dolayı zarar edeceği belli olan bu sigortayı yapmak durumunda kalan sigortacılar için durum sürdürülebilir değil. Bu yüzden trafik sigortasının yaptıranlar ve sigortacılar açısından dengeli ve her iki tarafa yarar sağlayan bir hale gelmesi öncelikli sorunlarından biri olarak karşımıza çıkıyor.

Zorunlu trafik sigortası ülkemizdeki en yaygın sigortadır. Bu sigorta ile ilgili sorunlar gündemi oluşturmayı sürdürmektedir. Sigortacıların çoğunluğu bu sigortadan zarar etmekte ve mevcut koşullarda (yasa ile buna mecbur kılınmış olmalarına rağmen) bunu yapmamak için direngenlik göstermektedirler. Ticaret kuruluşu olarak örgütlenmiş ve etkinliğini sürdürmekte olan bir sigorta şirketinin zarar edeceği kesin olan bir sigortayı yapmak durumunda kalması sürdürülebilir bir durum değildir. Trafik sigortasının hem yaptıranlar hem de yapan sigortacılar için dengeli ve her iki tarafa da yarar sağlayan bir sigorta haline gelmesi öncelikli sorunlardan biridir. Aşağıda bu sigorta bağlamında karşımıza çıkan bazı (diğer, evvelce değinmiş olduklarımıza ek) sorunları kısaca ele alacağız.

SORUMLU KİŞİ VE SİGORTAYI YAPTIRMASI GEREKEN KİŞİ

Karayolları Trafik Kanunu (KTK) uyarınca bir motorlu aracın işletilmesinin yol açtığı zararlardan sorumlu kişi “işleten”dir. KTK (“Tanımlar” başlıklı 3’üncü maddesinde) işleteni şöyle tanımlamaktadır:

“Araç sahibi olan veya mülkiyeti muhafaza kaydıyla satışta alıcı sıfatıyla sicilde kayıtlı görülen veya aracın uzun süreli kiralama, ariyet veya rehni gibi hallerde kiracı, ariyet veya rehin alan kişidir. Ancak ilgili tarafından başka bir kişinin aracı kendi hesabına ve tehlikesi kendisine ait olmak üzere işlettiği ve araç üzerinde fiili tasarrufu bulunduğu ispat edilirse, bu kimse işleten sayılır”.

KTK’daki işleten tanımına ilişkin olarak şu gözlemleri yapabiliriz:

  • Tanımdan (son kısımdan) anlaşıldığına göre işleten bir motorlu aracı kendi hesabına ve tehlikesi kendisine ait olmak üzere işletmekte olan ve araç üzerinde fiili hâkimiyeti bulunan (aracın trafiğe ne zaman çıkarılacağı, trafikte ne şekilde kullanılacağı, bakımının ne zaman nerede yapılacağı gibi hususlarda karar alma ve uygulama yetkisi olan, araçtan yarar sağlayan ve araçtaki zararlara katlanması ve aracın yol açtığı zararları tazmin etmesi söz konusu olan) kişidir.
  • Bu sayılan özelliklere ve yetkilere sahip olan kişi esas olarak aracın malikidir. KTK da ilk sırada malikin işleten sayılacağını belirtmektedir.
  • Fakat bazı hukuksal ilişkiler dolayısıyla malikten başka bir kişi de bu sayılan özellikleri taşıyabilir. KTK mülkiyeti saklı tutma kaydıyla yapılan satış, uzun süreli kiralama, uzun süreli ariyet (kullanım ödüncü, bir malı belirli bir süre kullanması için bir başkasına karşılık almadan bırakma -TBK m.370 vd.) ve aracın rehnedilmesi gibi hallerde malikin değil, araç üzerindeki mülkiyet hakkı satış parası ödeninceye kadar satıcı üzerinde kalmak koşuluyla aracı satın alan kişinin, araç kirasında kiracının, aracı kullanmak üzere ödünç almış bulunan kişinin veya araç kendisine rehnedilmiş bulunan kişinin işleten sıfatını taşıyacağını öngörmüştür.
  • Eğer işleten olmak için yasanın belirtmiş olduğu özellikler, malikten veya belirli hukuksal ilişkiler çerçevesinde işleten sayılan bu kişilerden başka bir kişi üzerinde toplanmışsa, malik veya işleten sayılacağı yasada belirtilmiş olan alıcı, kiracı, aracı ödünç alan veya araç üzerinde rehin hakkına sahip bulunan kişi “başka birinin işleten sayılması gerektiğini kanıtladığı takdirde” işleten sıfatı o başka birine ait kabul edilecektir.
  • Mülkiyeti saklı tutma koşuluyla satış eskiden çok geniş bir uygulamaya sahipti. Satıcılar satış parası tamamen ödeninceye kadar (bunun güvencesi olmak üzere) araç üzerindeki mülkiyet haklarını devam ettirmek için bu satış türünü tercih etmekteydiler. Fakat günümüzde bu tür satışın önemi (sayısı) azalmış görünmektedir.
  • Uzun süreli kiralama günümüzde çok yaygın hale gelmiştir. Büyük araç filolarına sahip kiralama şirketleri özellikle ticari müşterilere araç satışı yerine aracı araç kiralaması yapmaktadırlar.
  • Finansal kiralama da tıpkı uzun süreli kira gibi, araç üzerindeki mülkiyetin (araca ilişkin borç sona erinceye kadar) aracı müşteriye temin eden tacirde (finansal kiralama şirketinde) güvence olmak üzere kalmasına imkân sağlamaktadır. Finansal kiralamayı da KTK’daki uzun süreli kiralama” deyimi kapsamında düşünmek lazımdır.
  • Aracın karşılık alınmadan kullanım için uzun süreli bırakılması ise uygulamada az da olsa özellikle aile üyeleri arasında söz konusu olabilen bir haldir.
  • Araç rehnine gelince: Eskiden aracın rehnedilmesi için (lehine rehin hakkı kurulan kişiye) “teslim edilmesi” gerekmekteydi (malik araçtan elini çekmekte ve araç artık rehin alacaklısının hâkimiyeti altına girmekteydi). Günümüzde bazı taşınırların rehni hususunda “teslim koşullu rehin” yerine “sicile kayıt yoluyla” rehin kurulması uygulaması ortaya çıkmıştır. Motorlu araçlar için hukuksal altyapının buna ne kadar uygun olduğu tartışmalara yol açmakla birlikte, aracın sicile kayıt düşülerek rehnedilebilmesinin önemli bir ihtiyaca cevap vereceği açıktır. Kaldı ki, pratik hayatta bir aracın teslim edilerek rehnedilmesi pek karşılaşılan bir durum değildir. Çünkü teslim koşullu rehinde de rehin hakkı, üzerinde rehin kurulan malın rehin alan tarafından “kullanılmasına” olanak tanımaz. Rehin alan sadece rehin konusu eşyayı elinde (hâkimiyeti altında) bulundurmak ve rehinle güvenceye bağlanan alacak ödenmediği zaman rehin hakkına dayanarak rehnin üzerinde kurulmuş bulunduğu eşyayı paraya çevirtmek (sattırmak) ve satış bedeli üzerinden alacağını almak hakkına sahiptir. Bir motorlu aracın böyle atıl (işletilme dışı) kalacak şekilde rehnedilmesi hayatın akışına uygun düşmemektedir. KTK’daki işleten tanımı araç üzerinde sadece teslim koşullu rehin kurulabileceği, rehin alacaklısının aracı rehin süresince kendi alinde bulunduracağı ve bu araç bir kaza yaparsa, bunun rehin alacaklısının aracı kullanması veya bir başkasına kullandırması (aslında hakkı olmayan bir girişimi) sonucunda meydana geleceği varsayımına dayanmakta ve bu varsayımın bir uzantısı olarak da rehin alacaklısını işleten sıfatıyla sorumlu tutmaktadır.

İŞLETENİN SORUMLULUĞUNU KARŞILAYAN SİGORTA

KTK motorlu aracın yol açtığı zararlardan sorumlu kişi olarak “işleteni” belirlemiş olduğu için, yaptırılması gereken zorunlu sorumluluk sigortası da işletenin sorumluluğunu temin edecektir (KTK m.91).  İşletenin sorumluluğu KTK m.85’te ağırlaştırılmış objektif sorumluluk (en ağır sorumluluk rejimlerinden biri) olarak düzenlenmiştir. Motorlu araçların trafiğe çıkarılmasının başkaları için önemli bir zarar tehlikesi yarattığı gerçeğinden hareketle, bu hususta kim söz sahibi ise sorumluluk da ona yüklenmiştir. İşletenin sorumlu tutulmasının gerekçesi budur.  İşletenin sorumluluktan kurtulması için kazaya araçtaki bir bozukluk yol açmamış olmalı ve kendisinde veya eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilerde (mesela çalıştırmakta olduğu araç sürücüsünde) bir kusur bulunmamalıdır. Ancak kusura dayanmayan ve gereken özenin gösterildiği kanıtlanarak kurtulunması mümkün olmayan (ağır) bir sorumluluk rejimi söz konusu olduğu için, kazanın aracın trafiğe çıkarılması nedeniyle meydana getirilen tehlikenin sonucu olmadığını (zarara yol açan trafik kazası ile aracın işletilmesi arasında hukuksal açıdan nedensellik bağı bulunmadığını) da ortaya koymak lazımdır. Trafik kazası ile aracın işletilmesi arasında sorumluluğu doğrudan bir nedensellik bağının var olmadığı nedenselliği kesen hallerden birinin söz konusu olduğunu ispat ile mümkündür. Bu haller, mücbir sebep (önlenmesi ve sonuçlarından kaçınılması mümkün olmayan bir olay, mesela deprem sırasında aracın altından geçmekte olduğu köprünün aracın üzerine yıkılması ve bu yüzden bazı yolcuların ölmesi bazılarının da yaralanması), zarar görenin ağır kusuru veya kastı (mesela bunu haklı veya lüzumlu gösteren hiçbir sebep bulunmadığı halde, sürücünün yanında oturan yolcunun aracın direksiyonuna kazaya yol açan bir şekilde fiili müdahalesi ve bunun sonucunda kazada ağır yaralanması) veya üçüncü bir kişinin ağır kusuru veya kastı (mesela araç köprünün altından geçerken yukarıdan atılan bir taşın sürücünün direksiyon hâkimiyetini yitirmesine neden olması ve bundan kaynaklanan kazada yolculardan birinin hayatını kaybetmesi) olarak sayılabilir.

Motorlu aracın yol açtığı mal ve can zararlarından o aracın işleteninin sorumlu tutulması ve zararların karşılanmasını güvenceye bağlamak için zorunlu sorumluluk sigortası öngörülmesi (hatta işletenin saptanamaması veya zorunlu sigortayı yaptırmadan aracı trafiğe çıkarması hallerinde bazı can zararları için Güvence Hesabı’na başvurulabileceğinin hükme bağlanması) tutarlı bir çözüm olarak değerlendirilebilir. Ancak bu çözüme ve zorunlu sigortaya ilişkin bazı sorunların mevcut olduğunu da hatırda tutmalıyız.

İŞLETENİN DEĞİŞMESİNE BAĞLI SORUNLAR

İşleten değişikliği ani meydana gelen bir durumdur. Araç üzerindeki fiili hâkimiyet işleten sıfatını kazanmayı gerektirecek şekilde bir başkasına aktarılmışsa (bu, aracın satılıp devredilmesi, uzun süreli kiralanması gibi nedenlerle söz konusu olmaktadır) işleten o anda değişmiş olur.

İşleten değişince sorumlu kişi de değişir. Motorlu aracın neden olacağı kazalardan artık eski işleten değil, yeni işleten sorumlu tutulacaktır.

Yargıtay uzun süreli hukuksal ilişki çerçevesinde işleten değişikliği için altı aylık bir sürenin söz konusu olması gerektiği yolunda kararlar vermiştir. Ancak hukuksal ilişkinin (mesela kira sözleşmesinin) en az altı ay boyunca aracın kiracıya bırakılmasını öngörmesi gerektiğinin kabul edilmesi ile işletenin değişmiş olacağı anı birbirinden ayırmak lazım geldiği kanısındayız. Fikrimizce mesela 12 aylık bir kira sözleşmesi uyarınca aracın kiracıya bırakıldığı ilk günde işleten sıfatı kiracıya geçer; aracın en az 6 ay süreyle kiracıda kalması üzerine kiracının işleten sıfatını kazanacağı düşünülmemelidir.

İşleten değişince, yeni işletenin sorumluluk sigortası (ZTS) yaptırması lazım gelir. Ancak uygulamada işleten değişikliği ile yeni işletenin sorumluluğunu temin eden bir ZTS yaptırılması eş zamanlı gerçekleşmeyebilir. Bu durum önceki işleten tarafından yaptırılmış olan sigortanın belirli bir asgari müddet için yeni işletenin sorumluluğunu da temin etmesi yolunda bir çözümün benimsenmesini gerektirmiştir. Böylece arada sigorta himayesi bakımından boşluk olmaksızın olası zarar görenlerin korunmaları amaçlanmıştır (ancak araç işleteninin sorumluluğunu temin eden bir ZTS yokluğunda can zararları için Güvence Hesabı’na da başvurulabilmektedir – Sigortacılık Kanunu m.14(2) (a) ve (b)). Öte yandan, önceki işleten artık bu sıfatı taşımadığı ve araçla ilgili sorumluluğu da sona ermiş bulunduğu için, sigortacı ile olan ilişkisinin bitmesini ve kalan sigorta teminat süresinin sonuna kadarki primin de (eğer rizikonun gerçekleşmesi söz konusu olmamışsa) kendisine geri verilmesini arzu eder.

Ülkemizde motorlu araçların işletenleri değiştiği zaman bunun önceki işleten tarafından yaptırılan sorumluluk sigortasına etkisi yasada ve genel şartlarda farklı şekilde düzenlenmiştir:

  • KTK m.94 aşağıdaki gibidir:

“Sigortalı aracı işletenlerin değişmesi halinde, devreden kişi 15 gün içinde sigortacıya durumu bildirmek zorundadır.

Sigortacı sigorta sözleşmesini durumun kendisine tebliği tarihinden itibaren 15 gün içinde feshedebilir.

Sigorta fesih tarihinden 15 gün sonrasına kadar geçerlidir.”

  • Buna karşılık ZTS Genel Şartları C.4 uyarınca

Sigorta sözleşmesi, sözleşmeye taraf olan sigortalıyı takip eder.

Sigortalının değiştiği her durumda mevcut sözleşme değişim tarihi itibarıyla kendiliğinden sona erer ve ilgiliye gün esasına göre prim iadesi yapılır.

Ancak, mevcut sözleşme sigortalının değiştiği tarihten itibaren 15 gün süresince herhangi bir işleme gerek kalmaksızın ve prim ödenmeksizin yeni işleten için sözleşme yapılana kadar geçerlidir.

ZTS Genel Şartları ile KTK arasında fark olduğu zaman, KTK’nın sonucu belirlemesi lazımdır. Dolayısıyla ZTS Genel Şartlarındaki düzenleme dikkate alınmayacaktır. KTK m.94 çerçevesinde sigortacı 45 günlük bir süre boyunca yeni işletenin sorumluluğu için teminat sağlamak zorunda kalabilmektedir. Önceki işletenin, araç işleteninin değiştiğini sigortacıya değişikliği izleyen 15inci günde bildirdiği ve sigortacının da fesih hakkını yasada kendisine tanınan 15 günlük sürenin sonunda kullanmış bulunduğu hallerde yeni işleten önceki işleten tarafından yaptırılan sorumluluk sigortasından işleten sıfatını kazanmasından başlayarak 45 gün süreyle daha (arada kendisi sigorta yaptırmamış ise) yararlanmış olacaktır. Sigortacı bu süreyi fesih hakkını çok çabuk kullanarak 30 güne indirebilecek, fakat sürenin daha fazla kısaltılması kendi denetimi dışındaki önceki işleten tarafından işleten değişikliğinin 15 günden önce bildirilmesine bağlı kalacaktır.

Eğer KTK m.94 hükmü, ZTS Genel Şartları C.4’te öngörülen “işleten değişikliği tarihinden sonrası için önceki işletene prim iadesi yapılacağı” ve “sigortanın yeni işleten lehine prim alınmaksızın hüküm doğuracağı” kuralları ile birlikte uygulanırsa, sigortacı 45 güne kadar karşılığını almaksızın sigorta koruması sağlamak durumunda kalacaktır.

Dile getirilmesi lazım gelen bir diğer husus da, önceki işleten tarafından yaptırılan sigorta kapsamında sigortacının prime ne oranda hak kazandığıdır. Sorumluluk uzun süreye yayılan bir süreçtir. Bu süreç kesin bir yargı kararıyla nihayet bulana kadar işletenin sorumluluğunun gerçekleşmiş olup olmadığı, eğer gerçekleşmişse ödemesi gereken tazminatın miktarı ve bunun prime etkisi tam bir açıklıkla belirlenemeyecektir. Bu nedenlerle yürürlükteki bir ZTS sözleşmesinin başlangıçta kararlaştırılan teminat süresi bitmeden önce son bulması halinde gün esasına göre “derhal” prim iadesi çok da yerinde bir çözüm sayılmayacaktır.  Birçok poliçeden yıllar sonra (zamanaşımı dolana kadar ileri sürülen tazminat istemleri nedeniyle) ödeme yapıldığı bir gerçektir.

Bu noktada KTK’daki işleten değişikliğine ilişkin hüküm ile Türk Ticaret Kanunu’ndaki (daha geniş) düzenleme arasındaki ilişkiye de kısaca değinmemiz gerekir. TTK 1484(2) uyarınca zorunlu sorumluluk sigortalarında “sigorta ilişkisinin sona ermesi, zarar görene karşı ancak, sigortacının sözleşmenin sona erdiğini veya ereceğini yetkili mercilere bildirmesinden bir ay sonra hüküm doğurur”. TTK 1484(2) sözleşmenin bütün sona erme hallerini, KTK ise sadece işletenin değişmesi halini düzenlemektedir. İşleten değişikliği olasılığında, özel hüküm olması dolayısıyla KTK m.94 uygulanacaktır. Bunun dışındaki sona erme hallerinde ise TTK 1484(2)’nin uygulama alanı bulması gerekir. Ancak TTK 1484(2) ile ilgili iki sorun mevcuttur:

  • Acaba TTK 1484(2)’de sözü edilen “yetkili merci” hangisidir? Böyle bir yetkili merci olmadığı (halâ belirlenmediği) için TTK 1484(2) devre dışı mı kalacaktır?
  • Acaba TTK 1484(2) zorunlu sigortanın vaktinden evvel sona ermesi ile mi ilgilidir? Yoksa sürenin dolması nedeniyle zorunlu sigortanın sona ermesi olasılığında da uygulanacak mıdır?

Bu soruların yanıtlarının tartışmaya açık olduğunu vurgulayalım. Kanımızca SEDDK (Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumu) Sigorta Bilgi Merkezi’ni (SBM) yetkili merci olarak görevlendirebilir. Ülkemizde zorunlu sigortaların kaydını tutan ve tutabilecek başka bir kuruluş kanımızca (mevcut koşullarda) düşünülemez. Diğer taraftan yetkili merci mutlaka yasa tarafından belirlenmek zorunda da değildir. SEDDK yetkili merci belirleyebilmelidir. TTK 1484(2) hükmünün sigorta süresinin bitmesi halinde de uygulanmasının gerekip gerekmeyeceğine gelince: TTK 1484(2) sınırlayıcı bir anlatım içermemekte ve sigorta ilişkisinin (sürenin bitmesi de dâhil) bütün sona erme hallerini kapsadığı izlenimini vermektedir. Ancak, sona eren sözleşme yerine işletenin sorumluluğu için yeni bir sözleşme yapılmışsa, TTK 1484(2)’de öngörülen bir aylık süre henüz dolmamış olsa dahi, önceki sözleşme artık hükümden düşmüş sayılmalıdır.

Kanımızca ZTS, işleten değişikliği halinde de (kural olarak) yürürlükte kalmalıdır. Böylece önceki işletenin yaptırdığı sigorta, süre sonuna kadar yeni işleteni de koruyacaktır. Önceki işletenin artık işleten sıfatını taşımadığı için (bu sıfatın kaybedildiği andan başlayarak) prim iadesine hak kazanması makul bir beklenti olabilir. Ancak bu beklentinin işleten değişikliğinin temelindeki hukuksal ilişki (uzun süreli kira, finansal kiralama, araç satışı vb.) kurulurken taraflar arasında yapılacak anlaşmayla karşılanması (yeni işletence ödenecek karşılığa yansıtılması veya hiç karşılanmayacağının kararlaştırılması) mümkündür.

Diğer bazı seçenekler ise şöyle özetlenebilir:

  • İşletenler lehine en az bir senelik sigorta yaptırma yükümlülüğünün sicilde araç maliki olarak görünen kişiye yüklenmesi (Araç malikleri hallerin büyük çoğunluğunda aynı zamanda işleten sıfatını taşımakta ve gerçekte bu sıfatı taşımasalar dahi ZTS onlar tarafından yaptırılmaktadır. Bu açıdan bu seçenek pratik hayata uygundur; fakat malikin baştan itibaren işleten olmadığı hallerde sigorta zorunluluğunun malikin sırtında bir tür “angarya” gibi görülmesi sakıncasını taşımaktadır).
  • İşleten tanımı genişletilerek araç malikinin her durumda işleten ve sorumlu kişi sayılması; araç üzerinde hâkimiyeti bulunan kişi veya kişilerin de araç malikine ilave olarak işleten gibi (malikle birlikte müteselsilen) sorumlu tutulmaları; yaptırılacak sorumluluk sigortasının bütün bu kişilerin sorumluluğunu kapsaması.

Bu ve benzeri seçenekleri tartışarak en uygun çözümü bulmaya çalışmamız gerektiğini düşünmekteyiz.

Gelecek yazıda trafik sigortasında sigortacı tarafından işletene rücu edilmesi sorunu, sürücünün durumu, ihtiyari (isteğe bağlı) trafik sorumluluğu sigortası (İMM) ve sigortacıya (zarar gören tarafından) dava açılması konuları üzerinde duracağız.