Şans mı risk mi?
Geçen sayıdaki yazımızda, mesleğimizin riskle ilgili bir meslek olduğundan bahisle; riskin ikiz kardeşi olan “şans” kavramına değinmiş ve hayatımızın bu iki belirsiz nokta arasında pinpon topu gibi gidip geldiğini ifade etmeye çalışmıştık. Her mesleğin kendisine göre zor tarafları var. Sigortacılık göreceli olarak diğer mesleklerden daha zor. Çünkü temel özelliği “belirsizlik”. Tabii ki işimizi, gözü bağlı tel cambazı gibi önümüzü görmeden yapmıyoruz. Matematiğin uygulamaya en yakın dalı olan “istatistik” ten yararlanıp önümüzü görmeye çalışıyoruz. Belirsiz olan risklerin gerçekleşme “olasılıklarını” hesap edip, geleceği belirgin hale getirmek mesleğimizin temel amacı. İstatistiğe “Belirsizliğin Bilimi” diyorlar. Sigortacının meslek anahtarı istatistik. İyi kullanırsa, sıfırla bir noktası arasında gidip gelen olasılıkları hesap edebiliyor. Bu açıdan değerlendirdiğimizde konu tamamen müspet matematiğe bağlı. Bir de işin felsefi boyutu var. Fransız matematikçi ve gökbilimci Pierre Simon Laplace, “Olasılık Hakkında Felsefi Denemeler” adlı eserinde konuyu daha büyük boyutlara taşımış ve özetle şunları söylemiş: “Her şeyi evrenin sistemi altında birleştiren bağları görmezden gelmek, onları şans ya da tesadüflere dayandırmak demektir. Evrenin şimdiki halini, geçmişin sonucu ve geleceğin nedeni olarak ele alabiliriz.” Modern istatistiğin kurucusu olarak kabul edilen Adolphe Queletet ise; istatistik ve olasılıkla ilgili deneyimini ifade ederken, şansın rolünü tamamen reddetmiş ve istatistiksel sonuçların ortaya koyduğu düzenin, sosyal düzeni oluşturacak kuralları belirlemek için kullanılabileceğini iddia etmiş. İş gittikçe karmaşıklaşıyor; konu uzun, yerimiz dar. Konuyu bir başka açıdan ele alalım, bir sosyolog gözüyle risk nasıl değerlendirilmiş? Sevgi konusunda yaptığı çalışmalarla 20. yüzyıla damgasını vurmuş Amerikalı yazar, kişisel gelişimci ve motivasyon konuşmacısı Leo Felice Buscaglia bakın riskle ilgili ne söylemiş; Gülmek; “Saf” denme riskini göze almaktır, Ağlamak ise; “Duygusal” görünme riskini, Birine yakınlaşmak; “Kendini kaptırma” riskini, Duygularını açmak; “Kendini ortaya koyma” riskini, Hayalleri ve düşünceleri sergilemek ise; “Onları başkasına kaptırma” riskini göze almaktır. Sevmek; “Karşılık Görememe” riskini, Yaşamak ise; “Ölme” riskini göze almaktır. Umutlanmak; “Hayal kırıklığına uğrama” riskini, Çabalamak ise; “Başarısız olma” riskini göze almaktır. Ama riskler yaşanmalıdır, çünkü hayatımızın en büyük riski hiç risk almamaktır. Hiç risk almayan kişi, belki acı ve üzüntülerden korunabilir ama büyüyemez, sevemez, değişemez, hissedemez, öğrenemez. Garanti arayışlarıyla zincirlenmiş bir köle olarak yaşarken, bedelini özgürlüğünü kaybederek öder. Sadece riski göze alabilen kişi hürdür. Bir sosyal bilimci bakışıyla da risk böyle tanımlanmış. Oysa riskin tek bir anlamı yoktur ve tanımlanması zor bir kavramdır. Ekonomistler, davranış bilimciler, aktüerler, risk teorisyenleri ve sigortacılar kendi bakış açılarından riski tanımlamışlardır. Siyasetçilerin de muhakkak bir risk tanımı vardır ama ben bilmiyorum. Mesleğimizin konusunu, Leo F. Buscaglia’nın konu ettiği riskler dışında kalan ve doğrudan doğruya ekonomik zarar doğuran riskler ve bu risklerin yönetilmesi oluşturmaktadır.
