Bitmemiş Senfoni

GEÇEN ay yayımlanan “Tüke(n)tim” başlıklı yazımda bir iş kazası oldu. Yazının büyük kısmını ilk gün yazıp kaydettim. Ertesi sabah ofise gelip ilk iş yazıyı bitirdim ama ne olduysa ilk günkü halini yolladım dergiye. Dergideki arkadaşlar bu sonu olmayan yazıyı benim akut ruh halime ya da belki protestliğime filan bağlasalar da işin aslı bu. Daha da ilginci o yazıyı nasıl bitirdiğime dair en ufak bir kopya, geçici bellek izi filan da yok. Bu nedenle yazıyı herkes kendi dilediği gibi bitirsin bence.

Öte yandan 2001 Aralık ayından beri yazdığım 200 civarı yazıda tek “Bitmemiş Senfoni” bu yazı olduğu için yarın bir gün değere de binebilir, “hatalı pul”, “yanlış basım banknot” gibi.

Ne garip değil mi; binlerce, milyonlarca üretiyorsun aynı şeyden, birkaçı hatalı oluyor ve değere biniyor. Oysa benzer şekilde üretilen bir otomobil ya da çocuk mamasında en ufak bir hata fark edildi mi anında toplatılıyor maliyeti ne olursa olsun.

Yani hata var, hata var. Sanırım buradaki kilit nokta hatadan çok farklı olmak, sürüden ayrılmak, standart dışı olabilmek. Ki böyle bir şey yakaladığı zaman ona prim veriyor insanoğlu, üstüne bir şeyler ödüyor sahip olabilmek için. Bunun içindir belki aynı balığı pişiren restoranın diğerine tercih edilmesi, aynı pamuğu kullanan tişörtün yok satması, aynı kakaoyu kullanan kafe zincirinin köşeleri dönmesi.

Hatalı paraları, pulları toplayan koleksiyoncular var. Arıtma sistemlerindeki aykırı ve yapıya uymayan atıkları toplayan kolektörler de aynı fonksiyonu görüyor aslında. Kelimenin Latince kökü “collectus”, toplamak, bir araya getirmek; isim hali de “collectio”, toplanan, bir araya getirilen şey(ler) anlamında.

Birileri bir şeyler topluyor sürekli, kimi zevk için, kimi servet uğruna, kimi de sadece iş olarak. Toplanan şey olmak bazen gurur verici, bazen varlığın sona ermesi ama kesin olan şey çoğu zaman aykırılığa, düzeni bozmaya hoşgörüsü olmayan, kalem kıran sistemin bazen de aykırıları tuhaf şekilde baş tacı yapması.

Birileri aykırı olmayı dert etmeyip canları pahasına inandıklarını savunurken, çoğu başkaları da “aman kolektöre yakalanmayayım” diye sürekli vasatlaşma çabalarında.

Aslında çok durumsal bir olgu farklılaşma. Kişi sürekli farklı olmayabilir, gerek yok belki de. Prensipleri, idealleri, hedefleri olan bir kişinin farklı olması ya da olmaması değil kastettiğim. Mesela politik duruşu çok renksiz olan bir kişi yaşam biçimi olarak çok aykırı olabilir; ya da iş yaşamında son derece sıkıcı bir kişinin kendisini inanılmaz farklı kılan bir hobisi olabilir. Herkesin mutlaka bir aykırılığı da olması zorunlu değil, yoksa sedan aile arabaları, beyaz takım elbise gömlekleri ya da 4 günlük Avrupa “…ve benzeri oteller…” paketleri de kendilerini alacak müşteri bulamazlar bu tüketim toplumunda. Zaten herkes farklı olsa aykırılık da olmaz belki.

Bir merak, heyecan ve “ne olacak?” beklentisi var aykırı olana karşı. Herkesin çocukluğunda bir “mahallenin delisi” vardır mutlaka. Bakkalda karşılaştığın o yüksek sesle konuşan, neye ve kime asabi olduğu bilinmeyen amca, sokaktaki kedilere 3. kattan mama atan bigudili teyze, sabaha karşı elindeki konserve kutusunu duvarlara sürten fazlasıyla yetişkin çocuk gibi. Herkes bir adım geri durur ama yine de gözleri bu tipleri arar sokağa girdiğinde. “Şimdi ne yapacak, bugün nasıl bir atraksiyon yaratacak?” diye beklenirler.

Konu sadece ticari başarı, ineklerin rengi de değil. Farklı olmanın, aykırı davranmanın karşı konulamaz bir tadı ve rengi var; bu bazen değerli kılıyor, bazen de değerden bağımsız aranılan haline getiriyor. Bir de tabii sisteme ve insanlığa katkıları var ki, bazen kişinin yitmesinden çok sonra ortaya çıkan, sanıyorum esas değeri de burada farklı olmanın.

Schubert 8. senfonisinin 2 bölümünü tamamlayıp yakın dostu Huttenbrenner’e teslim eder ve son bölümü tamamlayamadan vefat edince en meşhur “Bitmemiş Senfoni”nin sahibi bir süreliğine Huttenbrenner olur. Mayıs 2014 yazımı okuyanlarınız da benim Huttenbrenner’lerim olun bir süreliğine 🙂

Görüşmek üzere…

 

İlginizi Çekebilir

Leave a Reply