“Annem Yaşındasın”: Yaşın hakaret sayıldığı bir toplumun aynası

GEÇTİĞİMİZ günlerde 2 sanatçının tartışması sosyal medyada geniş yankı buldu. Tartışmanın içeriğinden çok, genç olan erkeğin kadına yönelttiği bir ifade dikkat çekiciydi: “Annem yaşındasın, otur oturduğun yerde.” Bu cümle yeni değil; aksine fazlasıyla tanıdık. Ne zaman yaşça büyük bir kadın, genç biriyle fikrî bir çatışmaya girse, yaş bir anda “vurucu bir silaha” dönüşüyor. Peki neden? Bu sorunun cevabı bireysel terbiyeyle ya da anlık öfkeyle açıklanamaz. Bu, derin bir psikolojik refleksin ve köklü bir sosyolojik kodun dışavurumudur. Önce şu gerçeği kabul edelim: Yaş, özellikle kadınlar söz konusu olduğunda, toplumda hâlâ bir değer kaybı ölçütü olarak görülüyor. Erkek için yaş çoğu zaman “tecrübe”, “olgunluk”, hatta “karizma” anlamına gelirken; kadın için “geri çekilmesi gereken zaman” olarak kodlanıyor. Aynı yaş, 2 farklı cinsiyet için 2 ayrı anlama sahip. Biri şarap olurken, diğeri neden sirkeye dönüşüyor? Psikolojik açıdan bakıldığında “annem yaşındasın” gibi ifadeler, karşı tarafı susturma girişimidir. Fikirle baş edemeyen zihin, kimliği hedef alır. Kadının yaşı burada bir argüman değil, tartışmayı kapatma aracıdır. “Sen artık konuşma hakkını kaybettin” demenin örtük ama yaralayıcı bir biçimidir bu. Bu noktada yaş, biyolojik bir gerçeklik olmaktan çıkar; toplumsal bir etikete dönüşür. Ve bu etiket kadınlar için “kenara çekil”, “görünmez ol” anlamı taşır. Sanki yaş almak, insanın düşünme ve itiraz etme hakkını elinden alıyormuş gibi. Sosyolojik olarak mesele daha da çarpıcıdır. Ataerkil toplumlarda kadın, çoğu zaman gençliğiyle ve bedeniyle değer görür. Bu sistemde yaş almak, kadının statüsünü düşüren bir unsur olarak algılanır. Erkek yaş aldıkça güçlenir; kadın yaş aldıkça “fazlalık” sayılır. Üstelik bu dili yalnızca erkekler kullanmaz. Kadınlar da kendilerinden yaşça büyük kadınlara benzer ifadelerle saldırabilir. Bu da sorunun yalnızca cinsiyetler arası değil, içselleştirilmiş bir yaşçılık meselesi olduğunu gösterir. Oysa yaşlı olmak bir hakaret değildir. Yaş almak; hayatta kalmanın, deneyim biriktirmenin ve zamanın içinden geçebilmenin kanıtıdır. Sorun yaşta değil, ona yüklenen anlamdadır. Kansas Üniversitesi’nde Executive MBA yaparken tanıdığım 73 yaşındaki bir hocam, 43 yaşındaki hamile eşiyle ilgili konuşurken, düşünmeden “Bu yaşta anne baba mı olacaksınız?” demiştim. Bana sakin bir ifadeyle şunu sordu: “Yarın yaşayacağına dair elinde bir garantin var mı?” O an utandım. Yaşla ilgili ne çok ezberi sorgusuz taşıdığımı fark ettim. Bugün hâlâ sağlıklı, güçlü ve mutlu bir aileler. Hayat, o sorunun cevabını yıllar içinde verdi. Şimdi daha net görüyorum: Yaş gerçekten sadece bir sayı. Asıl mesele, o sayının içini neyle doldurduğumuz. Korkuyla mı, merakla mı, canlılıkla mı? Belki de kendimize şunu sormalıyız: Bir kadının yaşı neden bizi bu kadar rahatsız ediyor? Çünkü yaşlılığı hakaret sayan bir toplum, aslında gelecekteki hâlini aşağılıyor. Bugün “annem yaşındasın” diye susturulan kadın, yarının hepimizidir. Yaş üzerinden kurulan bu susturma dili, aslında bireysel bir kabalıktan çok daha fazlasını anlatır; toplumun güç, görünürlük ve değer algısını nasıl dağıttığının bir göstergesidir. Psikolojik düzeyde kişi, tehdit hissettiği fikri çürütmek yerine karşısındakini kategorize ederek zihinsel üstünlük kurmaya çalışır; sosyolojik düzeyde ise bu refleks, gençliği merkez alan ve özellikle kadının toplumsal varlığını üretkenlikten çok görünürlükle ölçen hiyerarşik kültürün yeniden üretimidir. Bu nedenle mesele yalnızca bir tartışma cümlesi değil, kimlerin konuşmaya “hakkı olduğu”na dair sessiz bir toplumsal sözleşmedir ne yazık. Oysa sağlıklı toplumlar, sesi yaştan değil içerikten güç alan toplumlar olur; çünkü insanı değersizleştiren zaman değil, onu zamana rağmen susturmaya çalışan zihniyettir.

Yorum yazın