Triatlon

Muhteşem bir gün oldu Pazar günü. Önce Wimbledon Tek Erkekler finali. Sonra futbolda Avrupa Kupası finali. Sabaha karşı da NBA final serisinin 3. maçı.

Tenis, futbol ve basketbol. İzlemeyi en çok sevdiğim 3 sporun final maçları bir arada bir diğer ifade ile.

Triatlon bireysel bir spor türü olduğu için iki tane takım sporu içeren bir seriye triatlon demek teknik olarak mümkün olmasa da üçleme anlamında yapıyorum bu benzetmeyi.

Önce Wimbledon. 1,5 yıldan sonra o tribünleri görmek bile ruhumu iyileştirdi. Tribündeki renkler, maçı ne kadar önemsediklerini gösteren bir izleyici topluluğu, korttaki görevlilerin ciddiyeti ve konsantrasyonu, kusursuz işleyen bir organizasyon ve mükemmel iki sporcu. Kimin kazandığı önemli değil, bu temaşayı yaşattıkları için ikisi de kazandı benim gözümde. Bu arada bir sosyal medya kullanıcısı “20,000 seyircinin tek bir ‘Teşekkürler’ uyarısı ile sus pus olduğu başka bir spor türü var mı acaba?” diye sormuştu, bu da tenis kültürü ve asaleti!

Sonra sıra futbola geldi. Açıkçası sempati duyduğum birkaç takım finale gelemeden elendiler. Bu yüzden biraz buruk ama bir o kadar da tarafsız izledim final maçını. Kesinlikle günümüz futbolunun birebir yansıması idi sahada görünen. Ve yine dolu tribünler, takımlarını desteklemek için orada bulunanlar… Seyircisiz zevki yok hiçbir sporun.

Erken kalkamadığım için NBA maçının sadece son 10-15 dakikasını izleyerek bitirdim triatlonu.

Tabii ilk düşüncem biz neden yokuz bu organizasyonlarda. Ya da belki varız da neden rekabetin üst sıralarında düzenli olarak görünemiyoruz, kırk yılda bir görünsek bile neden kalıcı olamıyor varlığımız.

Sonra izleyici kültürü, organizasyonel etkililik ve sporcu psikolojisi açısından ne zaman kapatacağız aradaki bariz farkları sorusu.

Hem ulusal takım hem de kulüpler düzeyinde kadın voleybolu, kulüp düzeyinde de erkek basketbol dışında tutarlılığımız ve sürekliliğimiz yok gibi spor dallarında. Evet arada farklı sporlarda bireysel başarılar geliyor ama ülke bir spor ülkesi olamadı henüz.

Başarıya ve kalıcılığa giden yolda ekonomik koşullar ve yaratılan sağlıklı ortam çok önemli tabii ki ama en az bunun kadar önemli olan uzun vadeli planlama ve buna yönelik alt yapının kurgulanması. İlkinde son dönemlerde zorlandığımız bariz ama ikincisini yapmak için çok paraya da gereksinim yok.

Bir toplumun sağlıklı olması için eğitim, adalet, temel gereksinimlerin karşılanması ne kadar gerekli ise spor da o kadar vazgeçilmez. Hem enerjinin kuralları ve maddi/manevi ödülleri olan bir alanda harcanması, hem kazanılan başarıların rakiplere motivasyon, yetişen kuşaklara da iyi örnek olması açısından. İşin ticaret ve endüstrileşme kısmına da takılmamak lazım çok. Bugün “bakın ben şunu giyiyorum” videolarından bile para kazanılıyorsa üstün fiziksel ve taktiksel başarıların da bir şekilde maddiyata çevrilmesi şaşırtıcı olmamalı. Tabii hep “citius, altius, fortius” çizgisinde kalarak. Hep daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü!

İlkokulda spor dersinin adı “Beden Eğitimi” idi. Ancak o derse giren öğrenciler arasından sivrilenleri spor hocaları farklı sporlara yönlendirirdi. Her beden eğiten sporcu olamıyor belki ama her sporcunun çok iyi eğittiği bir bedeni ve beyni olması şart.

Ve üstelik spor sadece spor değil. İş yaşamında başarılı olan çoğu kişinin geçmişlerinde çok iyi sporcular olması şaşırtıcı değil. Aynı şekilde toplulukları sürükleyen, yaşamlarda büyük değişimler başlatan birçok önderin geçmişinde de sporun izleri var. Takım oyuncusu olmak modern yönetim modellerinin çoğunda en önde gelen kavramlardan biri. Ortak amaca/hedefe ulaşmak için enerjilerini ve akıllarını birleştiren bireyler!

Sadece spor da değil tabii, vücudu ve beyni olumlu, yapıcı, gelişmeci ve dayanışmacı yönde çalıştıran her uğraş kişi ve toplum sağlığı açısından çok önemli.

Yazmaya başladığımda tarih 12 Temmuz idi. Bu satırları yazarken 14 Temmuz oldu bile. Tarihi anlamına binaen başka bir üçleme ile bitireyim yazıyı: Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik!

Görüşmek üzere,

Avatar

Ali Erül

alierul@gmail.com

İlginizi Çekebilir