Nur içinde yaşa
“Meslek uzun,
Hayat kısa,
Deney yanıltıcı,
Fırsat kaçıcı,
Karar güç.”
Notlarım arasında böyle bir özdeyişe rastladım. Kimin yazdığını bilmiyorum, ama çok etkileyici geldi bana. Göreceli olarak kısa olan hayatımızda hepimizin iyi kötü bir mesleği var. Bizim mesleğimiz de sigortacılık. Hata yapıp, bazen olması gerekenden çok fazla önem atfediyoruz mesleğimize. Her şeyin bir sonu olduğu gibi mesleki hayatımızın da bir sonu olduğunu unutuyoruz.
Mesleğimizi araç olmaktan çıkarıp, amacımız haline getiriyoruz. Hâlbuki hayatımız her şeyden daha değerli. Ancak belli bir yaştan sonra idrak edebiliyoruz böyle olduğunu. Denizci olma hayalim gerçekleşmeyince birden bire sigorta sektörü içinde buldum kendimi; bundan yarım yüzyılı aşkın bir süre önce. Denetimle başlayan mesleki hayatım daha sonra bir sigorta şirketinin genel müdürü olarak 2000 yılına kadar devam etti. Uzun süre tatil yapmadan geçirdiğim aktif bir iş hayatımda tüm zamanımı mesleğime adadım; hem kendime, hem de aileme gerekli zamanı ayırmadan. Bu süre içinde ne yanıltıcı denemeler yaşadım; ne fırsatlar kaçırdım. Ben bilirim. Yıllarınızı verdiğiniz meslekten öyle hop diye ayrılmak da kolay değil. Ben de işin eğitim tarafında kalmayı; uzun yıllar edindiğim bilgi ve deneyimlerimi hem üniversitelerdeki öğrencilerimle, hem de sektördeki genç meslektaşlarımla devam ettirme kararını verdim. Durum böyle daha ne kadar sürecek bilmiyorum.
Tek bildiğim bana bahşedilen hayatın hızla tükendiği… Kararım; bundan sonra aileme ve kendime daha fazla zaman ayırmak, daha fazla tatil yapabilmek. Tatilin hepsi güzel ama bizim tatil düşümüz biraz daha deniz ağırlıklı. Balaban’a sormuşlar, “kaç hikâye bilirsin?” diye. O da “kırk tane bilirim, kırkı da armut üstüne” diye cevaplamış. Bizim ki de aynı hesap. Bizim tatil düşlerinin de kırkı “deniz” üstüne… Dünyanın dörtte üçü denizlerle kaplı, bizim hepsini görmeye gücümüz de ömrümüz de yetmez. Sadece Ege’miz, Akdenizimiz, Karadenizimiz, Marmaramız bize yete de artar bile. Bu sene hedefimiz yine Arşipel. Arşipel, Ege denizinin, “eski deniz” anlamındaki eski adı. Rotamızı, Arşipel’in en güzel kıyılarından birisi olan Bodrum’a çevirdik. Bodrum, Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın veya tanınan adıyla Halikarnas Balıkçısı’nın keşfedip bize hediye ettiği yer. Halikarnas Balıkçısı Bodrum’u şöyle betimliyor: “Bodrum, engin göklerin memleketidir. İçten gelen bir türküyü kapıp koyuverin, uzaklaştıkça türkü gökte masmavi olur. Işık burada yalnız karanlığı aydınlatmakla kalmaz, aydınlattığı maddeyi değiştirir ve görülen bir şair rüyasına çevirir. Başka yerlerde ölüp nur içinde yatılacağına, burada nur içinde yaşanır.” Kıyı boyu, zümrüt fıskiyeler gibi hurmaların arasındaki küçük lokantalarla noktalanmıştır. Bura aşçıları, mitolojik suratlı orfoz balıklarını, renk renk skaros ve başka balıkları pişirmekte ustalar ustasıdırlar. Hele bir ahtapot pilavı pişirsinler, pilavı gören midye dolmaları utançtan kıpkırmızı kesilirler. Havasından mı, denizden mi her nedense burada Tekel’in rakıları bile mucize kabilinden cennet şekerine döner. Bodrum hem doğanın olağanüstü güzelliğini, hem de tarihin şanlı hatıralarını kendinde toplayan ak pak bir Akdeniz köşesidir” Balıkçı; “İtalya’yı gör de öl derler. Yok, a canım; Bodrum’la kıyılarını gör ve yaşa…” diye bitiriyor betimlemesini. Gerçi Bodrum, Balıkçı’nın eski Bodrum’u değil, ama yine de Bodrumdur.
Yer gök beton oldu, hala da olmaya devam ediyor; ama Bodrum direniyor, insanoğlu hala Bodrum’un güzelliklerini henüz yenemedi. Kararım gittikçe kısalan ömrümüzü biraz daha kendimize ayırarak geçirmek. Unutmayalım, meslek uzun, ama hayat kısa… Hepimiz önce hayatın tadını çıkaralım, nurlar içinde yaşayalım.
