Kazanmak nedir?

GEÇEN yazımda “masa aslında kazanıyor mu?”yu sorgulamıştım. Bu yazıda da kazananı ve kazanmayı sorgulayacağım elimden geldiğince…
Lise Whatsapp grubumuza bir video geldi. Uzun mesafeli bir kadınlar koşusu. Finiş çizgisine en yakın koşucu bir anda yere bırakıyor kendini, ikinci sıradaki atlet durmasa yarışı kazanacak, ama duruyor ve rakibini yerden kaldırmaya çalışıyor. O sırada arkalardan gelen yarışmacı yerdeki iki rakibi ve onların 30-40 metre ilerisindeki finiş çizgisini görüyor, önce duralıyor, sonra birkaç metre koşuyor finişe doğru, sonra duruyor ve geriye bakıyor ve dönüp diğer 2 koşucunun yanına gidiyor. İki rakibi yerdeki koşucunun kollarına girip üçü birlikte ipi göğüslüyorlar…
Çok yıllar önce bir şirket eğitiminde moderatör şirket çalışanlarımızı 5-6 kişilik alt gruplara ayırmış, 8-10 turlu bir yönetim oyunu oynatmıştı. Oyuna göre her gruba her turda aynı sorunlar ve aynı çözüm seçenekleri veriliyor, grup uzlaşısı ile benimsenen seçeneğe göre gruba puan veriliyordu. Seçenek puanları hem o gruba artı puan, hem de diğer gruplara artı veya eksi puan şeklindeydi. Oyunun sonunda ortaya çıktı ki sadece kendi grubunun yüksek puan alması yönündeki seçenekleri benimseyenler tüm grupların toplamının (şirket) puanını düşürüyor, buna karşın karar alırken diğer gruplar ile iş birliği yapıp strateji geliştirenler o an için az puan kazanıyor gibi görünse de uzun vadede şirket puanını yükseltiyordu.
Yani ne pahasına olursa olsun kazanmak değil bütünün çıkarlarını düşünerek yarışmak, bütünsel değeri ve seviyeyi yükseltmek, kazanmak için uğraşırken etik değerlerden veya koyulmuş kurallardan, beklenilen dürüstlük ve şeffaflıktan uzaklaşmamak.
Savaşlardaki kayıplar veya doğal afetlerdeki yıkımlar bazen ne pahasına olursa olsun kazanmak dürtüsünden meydana geliyor ama ilgi çekici olan bunların yaşanmasından hemen sonra kazanma arzusu bir kenara bırakılıp dayanışma ve daha eşit olma, birlikte kazanma aşamasına geçiliyor, geçici olsa da.
Son 250 yıllık insanlık tarihini inceleyen ekonomistler gelir adaletsizliğinin iki dönemde belirgin şekilde azaldığını tespit etmişler, ilki İspanyol Gribi sonrası, ikincisi de 1950-1970 yılları arasında. İlkinde 50 milyondan fazla kişinin ölümüne yol açan bir pandemi, ikincisi de çok yıkıcı dünya savaşlarından çıkan toplumlar…
Yani rakibini, ya da ötekini ezerek, devre dışı bırakarak kazanma güdüsü belki hep var oldu insan doğasında, ama şu ya da bu nedenle geçici da olsa olarak bu refleksi bir kenara atabiliyor insanoğlu.
Yani kazanmayı bireysel olduğu kadar toplumsal olarak da düşünebilmeli insanoğlu. Topluma yayılmış bir kazanç olmadığı zaman da her türlü dengesizlik, olumsuzluk ve kaos yaşanabiliyor.
Takım sporları buna çok uygun bir örnek. Belirli bir branştaki en iyi sporcuları toparlayıp bir takım oluştursan o branştaki en iyi takıma sahip olamıyorsun. Ya da en iyi takımı kuruyor, bunun yanında üst düzey bir uyum ve performans alıyorsan o takımdan kısmen yarışmanın tadı kaçıyor, izleyicinin ve medyanın ilgisi azalıyor o spor dalına.
Futbol veya basketboldaki ülke sıralamamızın en yukarıda olduğu yılların o branşlardaki ulusal liglerin çok daha rekabetçi, takımların güçlerinin görece birbirine yakın olduğu dönemler olduğunu da not etmek gerekir kanısındayım.
Kazanmak kötüdür demiyorum kesinlikle, kazanalım ama bunu yaparken ahlaki normlara uygun davranalım, bireysel fayda kadar bütünsel etkilerini de düşünelim, kazanma arzusu ve beklentisi ne kadar yaygın olursa bunun diğerleri kadar kendimizi de geliştireceğini unutmayalım.
Görüşmek üzere,

Yorum yazın