İnsanın kendine yaptığı yolculuk: Seyr-ü sülûk ve modern hayat
Modern çağ, insanlığın dış dünyayı fethetme çağını yaşıyor. Uzayın derinliklerine gönderilen araçlar, yapay zekâ ile çözülen problemler, genetik müdahalelerle dönüştürülen hayat. İnsan, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar güçlü veya zayıf, nereden bakıldığına bağlı. Ne var ki bu güçle birlikte insanın kendisiyle olan mesafesi de aynı oranda artıyor. Bugün insanlık, galaksiler arası yolculuk hayalleri kurarken, kendi iç dünyasına giden yolu büyük ölçüde kaybetmiş durumda. Oysa insanın en uzun ve en zor yolculuğu, kendi içine yaptığı yolculuktur. Tasavvuf geleneğinde bu yolculuğun adı seyr-ü sülûktur. Seyr-ü sülûk, sadece mistik bir terim değil; insanın hayatı boyunca geçirdiği ahlaki, zihinsel ve ruhsal dönüşümün sistemli bir ifadesidir. Bu yolculuk, insanın kendini tanımasıyla başlar, Rabbini tanımasıyla kemale erer. Nitekim sufilerin asırlardır tekrar ettiği “Kendini bilen Rabbini bilir” sözü, insanın varoluş serüvenini tek cümlede özetleyen bir hikmettir. İnsanın kendini tanıyamamasının temel sebeplerinden biri, kendi değerini yanlış yerde aramasıdır. Günümüz insanı değeri; makamda, servette, statüde, görünür başarıda arıyor. Oysa tasavvuf, insanın değerini olduğu şeyde değil, olabileceği şeyde görür
Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’de anlattığı ‘Yılancı’ hikâyesi, bu gafleti çarpıcı biçimde anlatır. Dağlarda bulduğu donmuş ejderhayı ölü sanarak Bağdat’a getiren yılancı, aslında kendi felaketini de taşımaktadır. Güneşin sıcaklığıyla uyanan ejderha, önce onu, sonra da etrafındaki insanları yok eder. Mevlânâ bu hikâye üzerinden insana seslenir: İnsan, kendi içindeki ejderhayı tanımadıkça, onu kontrol altına almadıkça, en büyük tehdidi yine kendisi olur. Bugün insanın içindeki ‘ejderha’, çoğu zaman nefsin kontrolsüz arzularıdır: hırs, öfke, kibir, bencillik, haz düşkünlüğü… Seyr-ü sülûk, bu ejderhayı öldürmeyi değil; onu terbiye etmeyi amaçlar. Çünkü tasavvufa göre kötü huylar tamamen yok edilemez; ancak yönleri değiştirilebilir. Öfke adaletin hizmetine, hırs gayretin hizmetine, sevgi ilahi muhabbetin hizmetine sokulabilir.
Seyr-ü sülûk, geniş anlamda bir hayat disiplinidir. Bu disiplinin temelinde yanlış bir hayata yönelmişken, doğru yöne dönme cesareti vardır. Modern insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur: yönünü yeniden belirlemek. Tasavvuf geleneğinde seyr-ü sülûk, genellikle bir mürşidin rehberliğinde yürütülür. Bunun sebebi, insanın kendine karşı çoğu zaman kör olmasıdır. Kişi kendi kusurlarını meşrulaştırmaya, hatalarını süslemeye meyillidir. Mürşid, bu noktada bir ‘ayna’ vazifesi görür. Ayna, insana yeni bir şey eklemez; sadece olanı olduğu gibi gösterir. Tıpkı hakikatli ve gerçek dostlarımız gibi. Bu durum, modern hayatta profesyonel koçluk, mentorluk ya da psikolojik danışmanlıkla benzerlikler taşır. Ancak tasavvufta hedef, sadece işlevsel bir başarı değil; ahlaki ve ruhsal kemaldir. Seyr-ü sülûkün nihai amacı, insanın yaradılışına layık bir hayat sürmesidir. Bugün şehir hayatı, insanı sürekli dış uyaranlara maruz bırakıyor. Hız, tüketim, rekabet ve performans baskısı, insanın iç sesini bastırıyor. Bu ortamda insan, kendisiyle baş başa kalmaktan bile kaçıyor. Oysa seyr-ü sülûk, insanın kendisiyle yüzleşmesini zorunlu kılar. Uzlet kavramı, illa dağ başına çekilmeyi değil; zihinsel ve kalbî bir sadeleşmeyi ifade eder. Modern insan için seyr-ü sülûk; ekranların sustuğu, acelelerin durduğu, niyetlerin gözden geçirildiği anlarda başlar. Bir iş insanı için bu, kazancın helalliğini sorgulamak; bir akademisyen için bilginin kibir üretip üretmediğini fark etmek; bir siyasetçi için gücün adaleti gölgelemesine izin vermemektir. Kısacası seyr-ü sülûk, her mesleğin ve her hayatın içinde mümkün olan bir ahlak yolculuğudur. Seyr-ü sülûk, insanın güzel ahlaka doğru yürüyüşüdür; ama bu yürüyüş, insanın kendine dönmesiyle başlar. Kendini tanımayan, nefsini bilmeyen, zaaflarını kabul etmeyen bir insanın ne bireysel huzura ne de toplumsal faydaya ulaşması mümkündür. Bugün insanlığın en büyük krizi, anlam krizidir. Seyr-ü sülûk, bu krize verilen kadim ama diri bir cevaptır. Bu cevap, insanı dünyadan koparmadan; dünyanın içinde, sorumluluk bilinciyle yaşamaya çağırır. Mevlânâ’nın ifadesiyle yol uzundur, vakit kısadır. Ama yol bellidir: Kendini bilmek, Rabbini bilmektir. Umarım hepimiz ölmeden önce kendimizle tanışır, onu sever ve yolumuza öyle devam ederiz.
