“Hukuktan başka bir alanı seçseydim üzüntü duyacaktım”

 “Hukuktan başka bir alanı seçseydim üzüntü duyacaktım”

Avukat bir aileden geldiğini, ilk kazandığı bölüm olan Eczacılık Fakültesi’nden İstanbul Hukuk Fakültesi’ne “bile isteye” geçiş yaptığını söyleyen sigorta sektörünün hukuk duayeni Prof. Dr. Samim Ünan, o zaman verdiği kararı “Başka yöne gitmiş olmaktan daha sonra üzüntü duyarak ve onun doğru olmayacağı kanısına vararak hukuka döndüm” diye anlatıyor. Ünan’ı ağırlıklı olarak sigortaya yönlendiren ise Deniz Hukuku ve Sigorta Hukuku alanlarının süratle genişlemesi olmuş.

Sektörde sigorta alanında duayen hukukçulardan biri olan Prof. Dr. Samim Ünan, nesillerdir hukukçu olan bir aileden geliyor. Ünan’ın çalışma hayatında yaptıkları ve hala yapmaya devam ettikleriyle Türk Sigorta Hukuku’na etkisi büyük. Akademik olarak da sigorta hukukunda önemli başarılara imza atan Ünan, akademisyenliğin yanı sıra Anadolu Anonim Türk Sigorta’da ve Aksigorta’da hayat dışı, AgeSa’da hayat ve emekli aylıkları alanlarında danışmanlık yaparak sigorta hukukuna katkı sağlamaya devam ediyor. Aynı zamanda Sigorta Hukuku Türk Derneği ve Deniz Hukuku Derneği’nde de başkanlık geçmişi olan Ünan, Türkiye Sigorta Birliği (TSB) Hukuk Komitesi Başkanı ve Uluslararası Sigorta Hukuku Derneği’nde (AIDA) Yönetim Kurulu Onursal Üyesi. Duayenlerle Dünden Bugüne söyleşimizin konuğu Samim Ünan ile çocukluğunu, akademik kariyerini ve sigorta sektörünü konuştuk.

Öncelikle nasıl bir çocukluk geçirdiğinizi bize anlatır mısınız?

Ankara doğumluyum. İlkokulu da Ankara’da okudum. Ortaokuldan itibaren İstanbul’da tahsile devam ettim. Ankara’da İltekin ve Kavaklıdere İlkokulları’nda öğrenim gördüm. Annem de babam da çalışıyorlardı. Babam serbest avukatlık yapıyordu. Annem de devlet memuresiydi. Orta halli diyebileceğim bir aile mensubuyum.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldunuz. Buradan hukuk ve sigorta alanlarını birleştirmeniz nasıl oldu?

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra senelik bir master programını tamamladım. Master programı Deniz Ticareti ve Sigorta başlıklı bir programdı ve Deniz Hukuku Kürsüsü organize ediyordu. O şekilde deniz hukukunu ve sigortayı daha yakın öğrenme imkânım oldu. Sonrasında hocalarımın da teşvikiyle kürsüde bir asistanlık kadrosu ilan edilince başvuru yaptım. Programda deniz ve sigorta olmak üzere iki branş vardı. Bu branşların her ikisi de başlı başına çok geniş alanlar. Bugün artık her ikisine birden uzman olmak çok mümkün olmuyor. Eskiden daha sınırlı bir çerçeveyle yaklaşılıyordu, şimdi çok detay var, çok farklı kural var. Bunların hepsini bilebilmek mümkün değil. Ben de o yüzden denizden ziyade sigortaya daha eğilim duydum. Onun için şu an da büyük bir oranda sigorta alanında çalışıyorum.

‘KAYDIM ORADA DURDU AMA BEN DURMADIM’

Bu mesleği seçmeseydiniz, hangi mesleği icra etmek isterdiniz?

Bizim ailede hukukçu olanlar çoğunlukta. Saymak gerekirse annemler 4 kardeş 4’ü de hukuk fakültesi mezunu. Biri Yargıtay üyeliğinden emekli, diğeri de Yargıtay hakimliğinden emekli, annem hukuk danışmanlığı bünyesinde devlet dairelerinde görev yaptı ve alanında da serbest avukat. Babamın babası da Yargıtay üyesiydi. Şimdi böyle olunca ister istemez hukuka bir yatkınlık oluyor. Başka bir alan seçer miydim, çok zannetmiyorum. Zaten hukuk fakültesinden önce Ankara Eczacılık Fakültesi’ni kazandım. 1 sene kaydım orada durdu. Kaydım orada durdu ama ben durmadım ve ikinci senesinde hukuk fakültesine tercih yaparak hukuka geçtim. Bilerek ve isteyerek geçiş yaptım tesadüf eseri değil. Hatta başka yöne gitmiş olmaktan daha sonra üzüntü duyarak ve onun doğru olmayacağı kanısına vararak hukuka döndüm.

‘GELENEKSEL OLARAK HUKUKÇULAR ARASINDAYDIM’

Hukuk aileden gelen bir gelenek sanırım.

Geleneksel olarak hukukçular arasında hep bulundum. Eşim de hukukçu. O da seneler boyunca avukatlık yaptı. Emekli oldu. Kızımız var bir tane. Ona geleneği devam ettirebilmesi için hukuku seçmesi yönünde telkinde bulunduk. Hatta zorlama noktasına kadar niye hukuku seçmiyorsun gibi sorular sorduk. Çok ilginç bir cevap verdi. Ben sizin ve sizin arkadaşlarınızınki gibi sıkıcı bir hayat istemiyorum dedi. Onun için sosyolojiyi merak ediyormuş, sosyolojiye yöneldi.

‘HUKUK ZEVKİ YÜKSEK KİŞİ OLMAK’

Sizce sıkıcı mı hukuk sektörü?

Bazılarına sıkıcı gelebilir çünkü devamlı bir şeyleri okuyorsunuz. Yeni düzenlemeler yapılıyor. Minimum bilmeniz gerekenleri bile bilmekte çok zorlanıyorsunuz. Bazı meslekler belki daha hareketli, açık alanda yapılıyor fakat hukukta öyle değil, masa başı çalışması daha çok. Avukatlık mesleği de koşturma ve bekleme mesleği şeklinde oluyor. Adliye koridorlarında koşturma ve duruşma sırası bekleme şeklinde. Yani bu yönleriyle ele alınca zevkle icra edilebilen yönü bu konularda olmayabilir ama hocalarımızın bize hep söylediği bir şey vardı: “Hukuk zevki yüksek kişi olmak.” Yani hukuki konuları iyi nüfuz edip bunları iyi yorumlama, doğru teşhisler koyma halinde bundan hukukçuların büyük memnuniyet duyacakları, yani yaşama zevki tatmış olacakları söylenir. Bu doğru bir husus yani hakikaten çözülmesi gereken hukuki bir problemi doğru yönde çözdüğünüzü düşündüğünüz zaman bu bir memnunluk veriyor insana. Onun dışında öyle pasta yeme gibi ekstra bir memnuniyet sağlamıyor tabi.

‘KARGACIK BURGACIK BİRTAKIM ŞEKİLLER ÇIKIYOR’

Yazdığınız birçok yayınınız var. Bu yayınlarınızdan bahseder misiniz?

Hem hukukçu hem de akademisyen olanların yükümlülükleri arasında devamlı yazdıklarıyla meslektaşlarına hizmet götürmek var. Fikirlerini paylaşacaklar, bilgi aktaracaklar. Ben de devamlı bunu yapmaya çalıştım. Yayınlananlar yayınlanmayanlara oranla belki daha da azdır. Hukukçuların bir de görünmeyen yazdıkları var, kayıt altına alınmayan veya basılıp kamuoyuna yansımış olmayan. Bu konuda kendimi değil ama bir başka merhum abimizi örnek vereceğim. Oktay Karaarslan üstad. Bilirkişilik yapıyor. Bir gün bana kütüphanesini gösterdi. Yazdığı bütün bilirkişi raporlarını ciltletmiş. Hayatı boyunca yazdığı bütün raporlar çok büyük bir kütüphaneyi dolduruyordu. Tabi biz sayım yapmadık ama çok büyük miktarlara ulaşan sayfalarca yazı vardı. Bunlar davalara sunulan bilirkişi raporları. Ben de uzun süreler bilirkişilik yaptım. Bazı davalarda dava dilekçelerini kaleme aldım. Bunların hiçbiri yayınlanmış değildir. Onları da katarsanız devamlı yazı üretim halindeyiz. Yani kitaba makaleye dönüşen veya başka şekillerde kullanılan birçok kaleme aldığım yazı mevcut. Kalem tabi artık çok doğru bir sözcük de değil çünkü kalemle yazmıyoruz. Yani bilgisayar kullanılıyor. Elle yazı yazmayı da o melikeyi kaybetmeye yaklaşmışım diyebilirim. Eskiden daha düzgün yazabiliyordum. Şimdi kargacık burgacık benim de tanıyamadığım tuhaflıkta birtakım şekiller çıkıyor. O kadar fazla bilgisayarla yazmaya alışmışız. Bütün yazılar bilgisayarla oluyor.

‘KOLEKTİF AKLI ÇALIŞTIRMAK LAZIM‘

Sektörün şu anki yapısını nasıl yorumluyorsunuz?

Türkiye’nin genel manzarası sigortada da böyle dünya ölçeğinde baktığımızda ortalardadır. Ne en iyisidir, ne en kötüsüdür ama iyiye doğru gidiyor. Eskiye oranla devamlı geliştiğini düşünüyorum. Çünkü Türkiye’nin çok iyi yetişmiş bir insan gücü var. Her ne kadar son zamanlarda beyin göçü fazlalaştı deniyor ise de yine ülkemizde çok iyi kalitede insan gücüne sahip olduğumuzu düşünüyorum. En azından sigortacılık alanında öyle olduğuna inanıyorum. Sigortacılık evrensel bir faaliyet. Sadece bir ülkeye özgü değil. Bütün dünya ölçeğinde olup biteni anlayacak, yorumlayabilecek nitelikte eşit düzlemde olmanız lazım. Sigortacılık gün geçtikçe gelişiyor. Bu konuda bir şey çok önemli. Güven bakımından bir sorun olduğu fikrindeyim. Bu sadece Türkiye’ye özgü bir tespit değil. Dünyanın hemen hemen bütün ülkelerinde benzer şekilde yaklaşımlar var. Sigortanın iyi organize edilmiş bir hırsızlık ve para çalma müessesesi olduğu yani paranın üstüne sigortacının oturduğu gibi. Değil. Yani sigortacılık kendine özgü çok bilimsel hesaplamalara dayanan bir faaliyet ve hesabı doğru yapmazsanız da sigorta şirketi ayakta kalamayabiliyor. Türkiye’de bunu şimdiye kadar ortalamaya bakacak olursak belli bir şekilde götürdü. Yabancı şirketlerde de batan şirketler var. Bizde de oldu. İnşallah olmaz çünkü her sigorta şirketi battığı zaman arka tarafında sigortazedeler barındıran bir sigorta ordusu bırakıyor ve bu da güven unsurunu tetikliyor. Yeni, arzu edilmeyen olaylar eklendikçe daha kötü bir fikre sahip oluyor insanlar sigortacılık hakkında. İşte bir de bizim millet olarak organize hareket edebilme bakımından bazı eksikliklerimiz oluyor. Daha bireysel yaklaşımlara yöneliyoruz. Halbuki kolektif aklı çalıştırmak lazım. Bunları da daha iyi yapabildiğimiz zaman sigorta sektörü daha da iyi noktalara gelecek.

Sizce Türkiye sigorta hukukunda hangi noktada, nasıl evrimleşti?

Çok kötü bir noktada olmadığımızı söyleyebilirim. Ben ve birçok meslektaşım şu anki hukuk kurallarını eleştiriyoruz. Bunların yeterli olmadığını, daha iyisini yapabileceğimizi ve yapmış olmamız gerektiğini düşünüyoruz. Bu tespitler de doğru. Genel ortalamaya baktığımızda biz sigorta hukuku bakımından iyi bir noktada mıyız dersek kötü bir noktada olmadığımız kesin. Daha iyileştirebileceğimiz bir noktadayız. Uzun zaman Uluslararası Sigorta Hukuku Derneği bünyesinde de çalıştım. Hatta o derneğin Genel Sekreterlik görevini de bir müddet yaptım. Yani başkalarının hangi seviyede olduğunu kendime göre ölçebilme imkânım da oldu. Bizim seviyemizin iyi bir seviye olduğunu, gün geçtikçe daha iyiye giden bir seviye olduğunu, daha iyisini yapabilme kapasitesine sahip olduğumuz halde yapmamamızın sadece üzüntü verici olduğunu söyleyebilirim. Yani kanunu değiştirip revizyona tabi tutup çok daha iyi bir noktaya gelebiliriz.

Sizce sigorta hukukundaki en büyük eksiklik ne?

Hukuk dediğimiz olay sadece yazılı hukuk kuralları değil. Sigortada yazılı hukuk kuralları tahmin edemeyeceğiniz kadar fazladır fakat kuralın olması çok bir anlam taşımıyor. O kural doğru uygulanıyor mu, yeteri ölçüde uygulanıyor mu, uygulanmadığı takdirde sistemi yürütebilmek için yaptırımlar ne kadar devreye girebiliyor işin bir de bu yönü var. O kadar fazla iş yükü var ki uzmanlaşabilme çok mümkün olmuyor. Çok sayıda dosyayı karara bağlayacak kadro yetersizliği var. Bir türlü iş yükünü hafifletemiyoruz ve düşünerek daha doğru çözümleri hayata geçiremiyoruz. Hâlbuki bunun olabilmesi lazım. Bu biraz da kolektif çalışmayla olur. Dediğim gibi bizde yeni yeni başlıyor. Mesela Almanlar binlerce sayfalık eserler meydana getiriyorlar, bunu tek kişi yapmıyor. İyi bir kolektif örgütlenmeyle yapıyorlar. Her biri bir tarafından tutuyor ve sonunda muazzam kaynaklar yaratıyorlar. Bizde de öyle olması icap eder. O noktalara gelmemiz ve bunu örgütleyebiliyor olmamız lazım.

İlginizi Çekebilir