Geç ödenen sigorta tazminatında gecikme faizi enflasyona karşı yetersiz kalabiliyor

Geç ödenen sigorta tazminatında gecikme faizi enflasyona karşı yetersiz kalabiliyor

“Bir sigortalının tazminat alacağına geç kavuşması halinde uygulanan gecikme faizi, yüksek enflasyon ortamında sigortalının alım gücündeki kaybı telafi etmekte yetersiz kalıyor. Kanımızca yapılacak yeni bir düzenlemede gecikme faizinin bazı ekonomik göstergelerin ortalamasına endekslenmesi ve “esnek barem” yöntemiyle (belirli periyotlar için farklı faiz oranları uygulanarak) enflasyon etkisinin ortadan kaldırılması yerinde olacaktır.”

Türk Ticaret Kanunu (TTK) 1423(1) “aynen tazmine ilişkin sözleşme yoksa, sigorta tazminatının nakden ödeneceğini” belirtmektedir. Buna göre sigortacının rizikonun gerçekleşmesi üzerine yerine getirmesi gereken borç bir “para borcu” niteliğindeki bir borçtur. Para borçlarının zamanında ödenmemesi duruma göre alacaklının veya borçlunun aleyhine sonuç doğurmaktadır. Eğer uygulanacak gecikme faizi oranı, paranın değer kaybı sırasında yitirdiği değerin gerisinde ise bu durumdan alacaklı; buna karşılık gecikme faizi oranının paradaki erimeyi fazlasıyla karşıladığı durumlarda borçlu yarar elde etmektedir.

Paranın değerinde sık ve beklenenden fazla değişiklik olması uygulanan gecikme faizinin sabit kaldığı hallerde çoğunlukla alacaklının zarar gördüğü bir haldir. Hukuk düzeni bu sonucu önlemek üzere doğruluğu etkileri zaman zaman tartışma yaratan çözümler üretmiştir. Borçlunun ödemede gecikmesine ilişkin genel düzenleme Türk Borçlar Kanunu’nda (TBK) bulunmaktadır. Buna göre;

  • Her şeyden önce borcun “muaccel” hale gelmiş (ödeme zamanının gelmiş) olması lazımdır.
  • TBK m.117 f.1 uyarınca muaccel bir borçlu, alacaklının ihtarıyla temerrüde düşer.
  • TBK m.117 f.2 uyarınca ise borcun ne zaman ödeneceği taraflarca kararlaştırılmışsa, borçlu günün geçmesiyle temerrüde düşmüş olacaktır.
  • Alacaklının ödemede gecikme dolayısıyla uğradığı zarar kural olarak “temerrüt faizi” ile karşılanır. Bunun oranı yürürlükteki mevzuata göre belirlenir (TBK m.120 f.1).
  • Temerrüt faizi, borçlunun temerrüde düşmekte kusuru olmasa da işler.
  • Ancak eğer alacaklı temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin temerrüde düşmekte kusuru olmadığını kanıtlamakla bu (aşan) zararı da gidermekle yükümlüdür (TBK m.122). Şu halde olağan koşullarda alacaklı temerrüt faizini aşan bir zarara uğradığını ortaya koyacak; borçlu ise bu aşan zararı ödemekten kurtulmak üzere kusursuzluğunu ispatlayacaktır.

Bu temel kurallar sigortacının tazminat borcu bakımından ele alırsak durum şöyledir:

  • Sigortacının riziko dolayısıyla ödeme yapma borcu TTK 1423(2) uyarınca rizikonun meydana gelmesi sonrasında sigorta ettiren tarafından riziko ile ilgili bilgi ve belgelerin sigortacıya verilmesi ve bunun üzerine sigortacının değerlendirme yapması için gerekecek (makul) sürenin geçmesiyle muaccel hale gelir.
  • Sigortacının ödeme borcunun muaccel hale gelmesi ile kendiliğinden (muaccel olma ile eş zamanlı olarak) temerrüde düşmüş olur. Alacaklı (sigortalı) tarafından kendisine temerrüt ihtarında bulunulmuş olması gerekmez (TTK 1427(3)).
  • TBK’daki temerrüde ilişkin düzenleme “emredici” olmadığı halde, TTK’daki sigortacının temerrüdüne ilişkin hüküm (TTK 1427) emredicidir.
  • Sigortacının temerrüt faizi ödeme yükümlülüğünden kurtulmasına ilişkin anlaşma yaparsa bu geçersiz olur (TTK 1427(4)).

Belirtmek gerekir ki uygulamada sigortacılar yargılamaya konu olmayan tazminat ödeme yükümlülüklerini gecikme yerine getirdiklerinde bir gecikme (temerrüt) faizi ödeme gibi bir sonuç söz konusu olmamaktadır. Hak sahipleri “ibraname” imzalayarak kendilerine yapılan ödemeyi “gecikmeli” olsa da yeterli kabul etmektedirler. Buna karşılık sigortacının ödeme yükümlülüğünü (hasarı) reddettiği durumlarda, yargı alacağın muaccel olduğu tarihten itibaren faize hükmetmektedir.

YARGITAY KARARLARI IŞIĞINDA SON DURUM

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi temerrüt faizi özellikle yüksek enflasyon dönemlerinde para değerindeki erimeyi karşılamaya yeterli olmamaktadır. Bu olasılıkta “faizle karşılanamayan zarar”ın talep edilmesi mümkündür. Bu bağlamda sorunun zararın varlığının nasıl kanıtlanacağı noktasında ortaya çıkmaktadır. Daha önce verilen bir kısım yargı kararlarında yüksek enflasyonun gözlendiği zamanlarda alacaklının zararı ayrıca kanıtlaması gerekmediği düşüncesi benimsenmiştir. Bu kararlara göre, gecikme faizi oranının enflasyonun altında kalmış olması tek başına zarara uğranmış sayılmak bakımından yeterli görülmelidir. O halde alacaklı daha büyük bir zarar olduğunun kanıtlanmadığı sürece borçlunun temerrüde düştüğü tarih ile alacağın ödendiği tarih arasındaki sürede alacaklının uğradığı alım gücü kaybıyla gecikme faizi arasındaki fark aşan zarar tazminatı olarak belirlenecektir. Fakat bu çözümün “yerleşmiş içtihat” niteliği kazanmadığı anlaşılmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 29/3/2022 tarihli kararında (daha sonra çeşitli Yargıtay Hukuk Daireleri tarafından da kabul edildiği görülen) şu değerlendirmelere (özetle) yer almaktadır:

  • Hukukumuzda alacaklıya zararın varlığını, miktarını ve borçlunun kusurunu ispat zorunda kalmaksızın temerrüt faizi talep etme hakkı tanınmıştır.
  • Alacaklı varlığını iddia ettiği temerrüt faizini aşan zararı yasal ispat araçlarıyla, somut, inandırıcı ve açık biçimde kanıtlamalıdır.
  • Ülkenin ve piyasanın içinde bulunduğu ekonomik olumsuzluklardan olan enflasyon, yüksek faiz, para değerindeki düşüş gibi olgulara dayalı olarak ileri sürülen aşan zarar talepleri, alacaklı tarafından açık ve somut biçimde kanıtlanmadığı sürece yerinde görülemez.
  • Şu halde dolar kurundaki artış, serbest piyasadaki faiz oranlarının yüksekliği, paranın satın alma gücündeki azalma gibi hususlar alacaklıyı ispat yükünden kurtarmaz ve ona ispat kolaylığı da sağlamaz. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik olumsuzluklar gerekçe gösterilerek ileri sürülen soyut ve varsayıma dayalı zarar iddiaları dikkate alınmamalıdır.
  • Kanun koyucu bu ekonomik olumsuzlukları göz önünde bulundurmuş ve borcun zamanında ödenmemesinden dolayı alacaklının uğrayacağı zararı olağan alacağını temerrüt faizi oranı olarak saptamıştır.
  • Kanun koyucunun bu takdirinin yerinde olmadığı aynı ekonomik olumsuzluklara dayanılarak ileri sürülemez.
  • Uğranılan zararın daha fazla olduğu iddia edilirse, somut olgulara dayanılması ve bunların ispat kuralları çerçevesinde kanıtlanması lazım gelir.

Böylece Türk yargısı sonuçta aşan zarar talebinde bulunan kişinin kendi somut durumuna özgü bir şekilde zararını kanıtlaması gerektiği düşüncesini benimsemiştir.

Bu saptamayı sigortacının tazminat borcu bağlamında değerlendirecek olursak, yargının sigortacının lehine bir içtihat oluşturduğunu söylememiz gerekir. Bir sigortalı tazminat alacağına geç (zor bir hukuk savaşı neticesinde ve bazen rizikodan uzun yıllar sonra) kavuştuğunda, söz konusu tazminat alacağının muaccel olduğu tarihteki alım gücü fiilî ödeme gününe kadar önemli bir erimeye uğramış olmasına rağmen, eğer lehine hüküm altına alınan gecikme (temerrüt) faizi tutarı bu erimenin gerisinde kalmışsa zararın somut şekilde kanıtlanmadığı sürece gecikme faizi tutarı ile yetinmek zorunda kalacaktır.

Sigorta tazminat alacaklısının, sigorta tazminatının kendisine ödenmemesi nedeniyle “somut olarak” temerrüt faizinden çok daha “yüksek” bir zarara uğraması hiç kuşkusuz mümkündür ve takdirde kendisinin bu yüksek zararını talep etme hakkı (bunun varlığını kanıtlaması koşuluyla) mevcut olacaktır. Mesela sigortacının ödemesi gereken tazminat tutarı ile başkalarına olan borçlarını ifa edebilecek olan bir sigortalı, bunu gerçekleştirememesi dolayısıyla yüksek miktarda bir cezai ödeme borcu altına girebilir veya büyük zararlara maruz kalmış olabilir. Aynı şekilde, sigortadan tazminat alacağını zamanında tahsil edememesi sonucunda önemli bir alım fırsatını kaçırmış bulunan bir sigortalı da önemli kayıplara uğrayabilir. Bu gibi hallerde sigortalı bu zararları için sigortacıya başvurabilecektir.

Aşkın zararın istenebilmesi için TBK m.122 f.1 uyarınca sigortacının temerrüde düşmekte kusurunun bulunması da gerekli olmakla birlikte, sigorta tazminatının muaccel olduğu halde ödenmemesi sigortacı kural olarak kusuruyla temerrüde düşmüş sayılacağından, söz konusu kusur koşulunun sigortalı için özel bir olumsuz sonuç olmayacaktır. Bu noktada şu hususu vurgulamakta yarar vardır: Temerrüt faizi alacaklının en az bu oranda kayba uğramış olacağı varsayımına dayandığı için “götürü” bir tazminat niteliğindedir. Sorun uygulanan gecikme faizi oranının enflasyon oranından düşük olduğu durumlarda, ilgilinin “en az” enflasyon oranında zarar görmüş sayılıp sayılmayacağıdır. Eğer bu soruya verilen yanıt olumlu ise, ilgili faiz oranı ile enflasyon oranı arasındaki farkı zarara ilişkin ek bir kanıt yükü altında olmadan (ancak borçlunun temerrüde düşmekte kusuru bulunması şartıyla) isteyebilecektir. Fakat Yargıtay bu yolu kapatmıştır.

ANAYASA MAHKEMESİ’NİN KARARLARI

Anayasa Mahkemesi (AYM) 8/7/2025 tarihinde verdiği 2024/41763 sayılı başvuru ile ilgili kararında Yargıtay’dan (aşağıda görüleceği gibi) farklı bir yorum benimsemiştir. Bu kararda “alacağın enflasyon karşısında değer kaybına uğraması nedeniyle ortaya çıkan zararın tazmin edilmemiş olması halinde etkili başvuru hakkının ihlal edilmiş olup olmadığı” değerlendirilmiştir.
Olayda borçlu aleyhine 2010 yılında başlatılan takiple ilgili süreç 2020 yılında sonuçlanmıştır. Alacaklının 2020 yılında açtığı faizle karşılanmayan zarara ilişkin dava ise 2024 yılında kesin şekilde (talebin reddi yönünde) sonuçlanmıştır. Haksızlığa uğradığı kanısıyla alacaklı (diğerleri yanında) mülkiyet hakkının da ihlal edildiğini öne sürerek AYM’ne başvurmuştur.

AYM kararındaki önemli bazı saptamalar (özetle) aşağıdaki gibidir:
Her türlü alacak mülkiyet hakkı kapsamındadır. Kesinleşen alacaklar “mülk” oluşturur. Enflasyon ve buna bağlı olarak oluşan döviz kuru, mevduat faizi Hazine bonosu ve devlet tahvili faiz oranlarının sabit yasal ve temerrüt faiz oranlarının çok üzerinde gerçekleşmesi borçlu yararına (alacaklı zararına) olduğundan borçlu borcunu ödemekten kaçınmakta, yargı yoluna başvurulduğunda da yargı sürecini uzatma çabası içine girmektedir. Böylece yargı organları önündeki dava ve takipler çoğalmakta, yargıya güven azalmakta, kendiliğinden hak almak düşüncesi yaygınlaşmakta, kamu düzeni bozulmakta, kişi ve toplum güvenliği sarsılmaktadır.

Borçluların yargılama sonunda ödemekle yükümlü tutulacakları faizin enflasyon oranının önemli ölçüde altında kalması ve bu zararın başka bir hukuki yolla telafi edilmesinin de mümkün bulunmaması durumunda borçların zamanında ödenmemesi olasılığı artacaktır. Bu durum uyuşmazlık ve dava sayılarında önemli bir artışa neden olacaktır. Anayasa devlete alacakların enflasyon karşısında uğrayacağı önemli ölçüdeki değer kayıplarını giderecek hukuki altyapı ve mekanizmaları oluşturma sorumluluğu yüklemektedir. Alacağın geç tahsili nedeniyle meydana gelen değer kaybının giderilmemesi taraflar arasındaki dengeyi alacaklı aleyhine bozmaktadır. Dengenin kurulabilmesi için borçlunun borcunu gerçek değeri üzerinden ödemesi gerekir.

Faizi aşan zarar TBK uyarınca talep edilebilmektedir. Ancak zararın ispatına ilişkin farklı çözümler ortaya çıkmış ve son olarak Yargıtay HGK’nun 2022 tarihli kararı ile aşkın zarar davasının enflasyon olgusundan bağımsız ayrı ve somut bir zarara ilişkin giderim yolu olduğu ifade edilmiştir
Dolayısıyla TBK m.122 uyarınca açılan munzam zarar davası, alacakların enflasyon karşısında uğradığı değer kaybının tazmin edilmesini güvence altına almamaktadır. Yargısal çözüm, etkili bir hukuk yolunun bulunması yönünde gelişme göstermemiştir. Hukuk sisteminde alacağın enflasyon karşısında uğradığı değer kaybının tazmin edilmesini sağlayacak etkili bir hukuk yolu bulunmadığı kanısına varılmış ve Anayasa’da güvence altına alınan mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine karar verilmiştir.
AYM’nin temerrüt faizi oranını düzenleyen yasa hükmünün iptaline ilişkin 2024/24 Esas ve 2025/164 Karar sayılı 22.07.2025 tarihli kararında şu hususların altı çizilmiştir:

Faiz alacaklının talep etmeye yetkili olduğu bir miktar paradan yoksun kalmasına karşılık olarak ödenmesini talep edebileceği (zararı karşılama işlevine sahip) bir tutardır. Uygulanacak faiz oranının ne olacağı yasayla belirlenmiştir. Devletin mülkiyet hakkı bakımından koruyucu ve düzeltici önlemler alması gerekir. Bu devletin pozitif yükümlülüklerinin bir gereğidir. Bir değişim vasıtası olan para, sahibine kazanç, kira, nema gibi yararlar sağlayan ekonomik bir değerdir. Paranın başka kişi ve kuruluşlarca kullanılması asıl sahibinin bu ekonomik değerden yoksun bırakılmasına yol açar. Ayrıca enflasyon etkisinde olan ekonomilerde değerini (alım gücünü) enflasyon oranına bağlı olarak yitirmesine neden olur. Enflasyon nedeniyle para değerinde oluşan hissedilir aşınma sonucunda mülkiyetin gerçek değeri azalır, paranın tasarruf veya yatırım aracı olarak getirisinden yararlanma olanağı da ortadan kalkar. Bundan dolayı devletin hak edildiği halde alınamayan bir miktar paranın değerinde oluşacak aşınmayı telafi edecek mekanizmaları geliştirmesi gerekir.

Para değerinde oluşacak aşınma borçlu aleyhine hükmedilecek faiz ile kısmen veya tamamen giderilebilir. Ancak asıl alacağa uygulanacak faiz oranının veya bu oranın belirlenmesi amacıyla oluşturulan mekanizmaların paranın değerinde oluşacak aşınmayı telafi edecek nitelikte olması gerekir. Nitekim yoksun kalınan paranın geri ödenmesi sırasında uygun ve adil bir giderinden söz edilebilmesi için para alacağı değer kaybına uğratılmadan ödenmelidir.
AYM yukarıdaki saptamalar ışığında halen hukuk sisteminde alacağın enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına uğramadan ödenmesini sağlayacak mekanizmaların öngörülmediği sonucuna ulaşmış ve temerrüt faizi oranını belirleyen 3.095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’un birinci maddesinin (mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkına aykırı bulunduğu gerekçesiyle) iptaline karar vermiştir.

Söz konusu karar “sözleşmeden kaynaklanmayan borç ilişkileri yönünden” verilmişse de kararda belirtilen gerekçeler sigortacının sigorta ettirenle yaptığı sözleşme çerçevesinde sigorta ettirene veya sigortalıya ödemesi lazım gelen tazminat borcu bakımından da geçerlidir. Bu sebeple karar zorunlu sorumluluk sigortalarında olduğu gibi sigortacının zarar gören üçüncü kişilere ödemede bulunması gereken hallere ek olarak diğer sigortalar alanında da sonuç doğurmaya elverişli bulunmaktadır. Öte yandan yasa hükmünün iptaliyle doğacak boşluğun kamu yararını ihlal edeceği gözetilerek kararın (uygun bir yasal düzenleme yapılmasını sağlayacak zamanın tanınması amacıyla) Resmi Gazete’de yayınlanmasını izleyen dokuzuncu ayın sonunda yürürlüğe gireceği de hüküm altına alınmıştır.

DEĞERLENDİRME

Yargıtay’ın uygun görmediği çözüm AYM tarafından uygun bulunmaktadır. AYM aşkın zararı karşılamaya engel olarak gördüğü temerrüt (gecikme) faizi oranına ilişkin yasa hükmünü iptal etmiş ve Yargıtay’ın “kanun koyucunun faiz oranını belirlerken kullanmış olduğu takdire saygı gösterilmesi gerektiği” yolundaki yaklaşımını yerinde bulmamıştır.
Diğer taraftan, AYM mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilen alacak hakkının etkili şekilde korunmadığını, bu hakkın enflasyondan etkilenmesini önleyen mekanizmaların öngörülmediğini de belirtmektedir.

İzleyen süreçte AYM’nin görüşü doğrultusunda bir çözüm yerleşirse (güçlü olasılık bu yöndedir) sigortacıların kapanmış dosyalarda düşük faiz üzerinden yaptıkları ödemelerin yetersiz olduğu ileri sürülerek aşkın zarar istemleriyle karşılaşmaları söz konusu olabilir. Bu ise aşkın zarar istemine ilişkin zamanaşımının dolmamış olduğu haller bakımından sigortacıları “hesapta olmayan” yeni bir ödeme yükümlülüğü (veya karşılık ayırma zorunluluğu) ile baş başa bırakabilecektir.
Kanımızca yapılacak yeni bir düzenlemede gecikme faizinin bazı ekonomik göstergelerin ortalamasına endekslenmesi ve “esnek barem” yöntemiyle (belirli periyotlar için farklı faiz oranları uygulanarak) enflasyon etkisinin ortadan kaldırılması yerinde olacaktır. Gecikme faizinin yasada sabit bir oran olarak belirlenmesi ise ekonomik koşullara göre ya alacaklının ya da borçlunun yararına (diğerinin zararına) sonuç verecektir. Günümüzde gecikme faizinin enflasyonun altında kalması olasılığında artık başkaca bir hususun kanıtlanmasına gerek olmadan alacaklının (aşkın) zarara uğramış sayılması gerektiği çözümü ağır basmaktadır. Bu nedenle bu çözümü dikkate alan ve bunun gereğini yerine getiren yasal düzenleme uygun düşecektir.

Yorum yazın