Ekonomik dalgalanmalarda sigorta sektörü için risk ve belirsizlik
Ekonomik belirsizliğin kendisi uzun süreli ve yüksek düzeyde olduğunda, sigorta şirketleri de bu belirsizliğin dışında kalamaz. Çünkü sigorta şirketleri üstlenilen riskin yönetilebildiği bir sistem içinde rol üstlenmektedir. Sigortaya ilişkin kullanılan birçok kavram içinde yer alan belirsizlik ve risk tanımlarının ayrımının daha net açıklamasını Amerikalı iktisatçı Frank Knight, 1921 yılında “Risk, Uncertainty and Profit” adlı çalışmasında yapmıştır. Knight; belirsizlik ve risk arasındaki ayrımı riskin belirli bir olayla ilgili karar verilmesi gereken bir durum olduğunu ve bu olasılık dağılımının bilindiğini, belirsizliğin ise olasılık dağılımının bilinmediği bir durum olarak değerlendirmiştir. Knight aynı zamanda belirsizliğin riski kapsadığını, riski ise ölçülebilen ve sigorta edilebilen bir belirsizlik olarak tanımlamıştır.
İşte bu nedenle ekonomiyi yakından etkileyen değerlerin “enflasyon, faiz oranları, döviz kurları, ekonomik büyüme, finansal piyasa oynaklığı ve tüketici güvenindeki değişimler” aynı anda sigorta sektörünün hem gelirlerini hem de maliyetlerini etkileyebilir. Bu nedenle Türkiye’de sigorta sektörünün geleceğine yönelik varsayıma dayalı yaklaşımlarda bulunurken yalnızca “prim üretimi ne kadar arttı?” sorusuna değil, “bu büyümenin ne kadarı reel, ne kadarı fiyat artışlarından kaynaklanıyor, sektör bu büyümeyi ne ölçüde sürdürülebilir kâra dönüştürebiliyor ve faaliyet kaynaklı karlılığın değeri nedir?” sorularına odaklanmak gerekir. TSB verilerine göre 2025 yılında sigorta sektörünün toplam prim üretimi %46 artarak yaklaşık 1,2 trilyon liraya ulaşmış, sektörün toplam aktifleri ise %68 artışla 3,8 trilyon lira seviyesine yükselmiştir. Bununla birlikte sigorta penetrasyon oranının %2,62 düzeyinde kalması, sektörün Türkiye ekonomisi içerisindeki potansiyelinin hâlâ ertelenen birer değer olarak kaldığı ve üretim kaslarının gerçek anlamda kullanılmadığını göstermektedir. Başka bir ifadeyle, Türkiye’de sigorta sektörü nominal olarak hızla büyürken, sigortalılık kültürünün ve sigortanın ekonomik yapı içerisindeki ağırlığının aynı hızda derinleştiğini söylemek mümkün değildir.
Nedenine aşağıdaki şekilde açıklama getirmek mümkündür. Herkesçe bilinen en önemli risklerden biri yüksek enflasyonun yarattığı teknik ve finansal uyumsuzluktur. Enflasyon yalnızca poliçe fiyatlarını artırmaz; aynı zamanda araç, yedek parça, sağlık hizmetleri, işçilik, inşaat, enerji ve diğer hasar maliyetlerini de yükseltir. Sigortacı açısından sorun, poliçe düzenlendiği tarihte hesaplanan prim ile hasarın gerçekleştiği tarihteki gerçek maliyet arasındaki farkın büyümesidir.
OECD’nin küresel sigorta piyasasına ilişkin 2025 değerlendirmesinde de enflasyon ve faiz oynaklığı, sigorta sektörünün karşı karşıya olduğu başlıca makroekonomik riskler arasında gösterilmektedir. Özellikle yüksek enflasyonun oto kaza ve sağlık sigortalarında hasar maliyetlerini artırarak teknik marjları sıkıştırabileceği vurgulanmaktadır. Türkiye’de bu sorun daha da önemli hale gelmektedir. Çünkü yüksek enflasyon ortamında “prim artışı” ile “reel sektör büyümesi” aynı şey değildir. Örneğin bir branşta primlerin %40 artması ilk bakışta güçlü bir büyüme gibi görünse de aynı dönemde hasar maliyetleri ve operasyonel giderler %45-50 artıyorsa sektör gerçekte büyümemiş, yalnızca ekonomik değerleri nominal olarak daha yüksek rakamlarla ifade etmeye başlamış olabilir. Bu nedenle gelecekte sektör performansının değerlendirilmesinde prim üretiminden çok reel prim büyümesi, hasar/prim oranı, teknik kârlılık ve sermaye yeterliliği daha fazla önem kazanacaktır.İkinci önemli risk faiz ve finansal piyasa oynaklığıdır. Sigorta şirketleri yalnızca poliçe satarak gelir elde eden kuruluşlar değildir; topladıkları primlerin önemli bir bölümünü finansal varlıklarda değerlendirirler. Dolayısıyla faiz oranlarındaki değişimler ve finansal piyasa dalgalanmaları şirketlerin yatırım gelirlerini, varlık değerlerini ve bilanço dengelerini doğrudan etkileyebilir. Uluslararası Sigorta Denetçileri Birliği. (IAIS)’in 2026 değerlendirmesi ise, enflasyonist baskılar, jeopolitik gerilimler ve yüksek kamu borçlarının sigorta şirketlerinin bilançoları ve iş modelleri üzerinde yeni baskılar oluşturduğuna dikkat çekmektedir.
Ancak burada Türkiye örneklemesinde dikkat değer bir paradoks (çelişki) ortaya çıkmaktadır: Yüksek faiz kısa vadede sigorta şirketlerinin yatırım gelirlerini destekleyebilirken, aynı yüksek faiz ortamı ekonomik faaliyetleri, kredi talebini, yatırımları ve hane halkının harcanabilir gelirini baskılayarak sigorta talebini zayıflatabilir. Dolayısıyla faiz artışı sektör için aynı anda hem fırsat hem de risk yaratabilmektedir
