Bahane şahane
Düşünüyorum bir iş günü bahane üretilmeden ve/veya bahane dinlemeden bitiyor mu diye ama bulmakta gerçekten zorlanıyorum. Hepimizin içine işlemiş ve son derece itici bir savunma stratejisi ne yazık ki…
Aradan neredeyse 2 sene geçti ama hala en popüler bahanelerden biri “personel sıkıntısı, eksikliği”. Pandemi birkaç gün önce başlamış olsa anlarım. Milyonlarca insan bu virüsü alıp iyileşmiş ya da tüm önlemleri alıp bununla yaşamaya alışmış olmasa anlarım. Ama geciken işlerin yarısında hala en popüler bahane bu.
İkinci sırada tüm zamanların en sevilen bahanesi olan yoğunluk var. Hastaneler dışında hiçbir yerde yoğunluk yok, yollar bile boşaldı ama hala işlerde yoğunluk var.
Bunların dışında sistemlerdeki ağırlık, internet sorunları, bilgisayarın çökmesi/kilitlenmesi gibi dış etkenler de sıkça günahı alınan başlıklar.
Mesela bana en son “iletinizi aldım ama henüz bakmadım” diyen (“bakamadım” değil) son kişi kimdi anımsamıyorum.
Eğitim sistemindeki baskılar, ya da iş yaşamının katı denetimleri sonucu mu bilemiyorum ama bir şeyi yapmamış olmadığını söylemek en son seçenek gibi çoğunluk için. Aynı çoğunluk neden yapamadığı konusunda çok yaratıcı öte yandan.
Sanıyorum önce bunu halletmek gerek, yani yapmadığımızı kabul edip bunu açık açık söylemek. Ancak o zaman yapmadığımız şeylerin çokluğu bizi rahatsız edip nasıl yaparız, nasıl çözeriz aşamasına geçebiliriz.
Çok uzun yıllardır günlük yapılacak işler listesi tutuyorum. Bu listeyi el yazısı ile oluşturuyorum. Bu sayede yapmam gereken işler daha kalıcı oluyor hafızamda. Ve ne tuhaf ki her an en az 25-30 maddelik bu listede en verimli günde azami 5-6 madde halloluyor belki. Haftadan diğer haftaya, aydan diğer aya aktardığım maddeler de az değil ne yazık ki.
Bu disiplin aksiyon takibinde işimi kolaylaştırıyor ama çözümü bende olmayan konularda karşı tarafın harekete geçmesini beklemekten başka çare yok doğal olarak.
Tam da zurnanın zırt dediği yer orası: Beklemek! Mazeret dinlemeye, hatta tamamen yanlış olduğuna emin olunmasına rağmen farklı hikayeler ile tanışmaya filan alıştık büyük ölçüde ama o beklemek yok mu, tüketiyor insanı. Masa üstü döner bantlı Uzak Doğu restoranlarında bir sonraki tabağı bekleyen müşteri gibi o bahaneyi üreten. Bir tabaktan bir parça alıyor, sonra ta karşı taraftaki başka bir tabaktaki bir parçayı gözüne kestiriyor ve o tabak önüne gelene kadar bekliyor. Sense tüm tabaklar bir an önce boşalsa da bulaşığa götürsem diye bekleyen restoran çalışanısın.
Tabii her zaman bu denli sabır kalmıyor insanda. O karşı taraftaki tabağı kapıp müşterinin önüne koyup “alacaksan al, yoksa kaldırıyorum bu tabağı” dendiği de oluyor.
Bahaneler kişileri tembelliğe, başarısızlığa ve türlü sıkıntılara yöneltirken o kişilerin üyesi olduğu gruplar da iletişim ve motivasyon bozukluğu, güven ve hedef kavramlarının sarsılması ile sorunların gerçek nedenleri ve bunları halletmek için alınması gereken önlemler konusunda da zafiyete uğrar.
“Yenildik ama ezilmedik” ne kadar yaygın bir savuşturma bahanesi değil mi? Ya da “Onlardaki olanaklar bizde olsa sonuç farklı olurdu.”
Başarısızlık ya da sonuçsuzluk üzerine üretilen her bahane aslında bir kişilik eksikliği, çözüm bulma ve gerçekle yüzleşme konusunda zayıflık göstergesi.
Sanıyorum konunun temel eğitim ve geleneksel aile ortamı, terbiye alışkanlıkları ile de ilgisi var ama bunlar dahi bahane olmamalı bahanecilik için.
Tabii kolay ve hızlı fayda sağladığı için bahaneler yaygın olarak benimseniyor, “ben yapmadım, benim suçum yok o konuda, başkası yaptı!” Bu şekilde ne kendisini düzeltebilir, ne de yinelenen hatalar ve sorunların önüne geçebilir.
Önce hatanın, ihmalin veya başarısızlığın alışkanlık haline gelmeden önlenebileceği, düzeltme ve iyileştirme olanaklarının hep var olduğunu kazımak gerek beyinlere.
Yoksa hep o rakiplerle karşılaşır, her seferinde yenilir ve ezilmedik demekten başka bir açıklama da yapamazsın…
Görüşmek üzere.
