5 Saniye
1998 yapımı “Sliding Doors” (Rastlantının Böylesi) filminin bende en derin iz bırakan sahnesi (ve kurgusu) Helen’ın kalkmak üzere olan metro vagonuna binmesi veya bin(e)memesi durumlarında yaşamının o andan sonrasının nasıl şekilleniyor olacağının biz izleyicilere başarılı” bir şekilde aktarılıyor olmasıdır.
Benim ve hepimizin yaşamlarında da böyle anlık ve önemli kararlarımız veya eylemlerimiz oluyor doğal olarak. Büyük kısmında seçimlerimizin ve eylemlerimizin aksi yönde olması durumunda sonucun ne olacağı konusunda en ufak bir fikrimiz yok tabii. Belki bir sonraki otobüse binseydim 40 yıldır görmediğim bir dostumla karşılaşacaktım veya dönüş yolunda diğer köprüyü tercih etmiş olsaydım eve en az yarım saat daha geç gidecektim gibi.
Fakat tıpkı o metro vagonunun çat diye kapanan kapısı gibi anlık ve şiddetli tepkilerimiz var. Bunlardan bazıları da yine o filmdeki gibi senaryoyu şekillendirici türden. Sonraki sahneler iyi olursa zaten sorun yok. Ama kötü olursa diye endişelenmek de yersiz değil hiç. Belki alınan yaşlar ve deneyimden, belki de ortam ve gidişat ile savaşmayı bırakıp beklentileri biraz düşürmekten dolayı son dönemde bu senaryo değiştirici tepkilerim için bir yöntem uygulamaya başladım. Herhangi bir olay sonrası tepkimi vermek için 5 saniye bekliyorum. Söylendiğinde kısa ve çok kolay görünse de beklemesi bayağı uzun bir süre 5 saniye. Hele ki beni tanıyanlar için şaşırtıcı da bu geçici tepkisizlik.
Ama bekliyorum. Çünkü haksız çıkma, yanlış anlama/anlaşılma risklerini azaltıyorum. Çünkü haklı bile çıkacak olsam konunun karşı tarafça öznelleştirilmesi, veya başka alanlara sıçraması tehlikesini olabildiğince savuşturmuş oluyorum. Vermediğim tepki ne kadar yerinde olacak olduysa olsun o 5 saniyede hem kendime hem de karşımdaki kişiye düzeltme, toparlama zamanı yaratıyorum.
Bu konuda en talihsiz kişiler çağrı merkezlerinde çalışan arkadaşlar. Benim gibi bu aramalara tahammülü olmayanları aradıklarında daha ilk anda beklemedikleri yükseklikte bir tepki ile hevesleri kursaklarında kalıyor. Sonra çocuklar. Nedense bazı büyüklerin çocukların kendilerine beklenmedik gelen hareket ya da sözlerine tahammülleri yok. Herhangi bir konuda iki cümlede söylenecek şeyi onlarca paragrafla söylemeye çalışanlar. Trafikteki sürücüler, yayalar. Lokanta ve kafelerdeki çalışanlar. Devlet daireleri, belediye işletmeleri veya banka şubelerinde çalışanlar…
Şöyle bir baktığımda ülke nüfusunun yarısından fazlası. Gün içinde sabırsız müşterilerin ani ve beklenmedik tepkilerine maruz kalan bir banka çalışanı akşam benzer tahammülsüzlüğü kendi çocuğuna gösteriyor, o çocuk da ertesi gün mahalledeki arkadaşına aynı tutumu sergiliyor.
“Keşke yapmasaydım”, “bilseydim o şekilde tepki vermezdim”, “söyleseydin ya” tarzı pişmanlıklar ya da üzüntülere neden olan anlar ortalama bir günde 10-15 kez yaşanıyor belki. Haydi 20 olsun. Her biri 5 saniyeden 1,5 – 2 dakika toplamda. “Bu sefer çok kalabalık, bir sonrakine binerim” denilerek bir metro istasyonunda bilerek fazladan harcanan zaman önünde sonunda.
Değer mi hem kendini hem de başkalarını bu kadar germeye, üzmeye?
Oysa başımıza ne gelmiş ve kendimizi ne kadar mağdur hissedip haklı görürsek görelim çok kısa bir süre bekleyip, soluklanıp tepkimizi sonrasında versek inanın o üçüncü sayfa haberlerinin önemli bir kısmı yaşanmaz. Şeytana uyma, bir anlık öfke/hırs, kendini tutamama kaynaklı ortaya çıkan ve olumsuz etkileri belki de yaşam boyu devam eden talihsizliklerin önüne geçilmiş olunur.
Benzetme yapmak gerekirse pozisyonun ofsayt olduğundan en başında emin olmasına rağmen pozisyon tamamlanmadan bayrağını kaldırmayan çizgi hakemi olun.
Cep telefonu çaldığında ekranda arayan numarayı görüp saniyeler içinde ne söyleyeceğini düşünüp çağrıya ondan sonra yanıt veren kişi olun bir başka benzetme ile.
“Geç olsun güç olmasın” biraz, hatta “güç olmaması için gecikmeli olsun” belki de.
Görüşmek üzere.
