Unutmak, hatırlamak ve affetmek

GEREK nöroloji gerek psikoloji bilimi alanında, hatırlamak ve unutmak kavramlarıyla ilgili yüzlerce makale yayımlanmıştır bugüne kadar. Bilinçaltı boyutu, çocukluk travmaları, aşk acısı ile bağlantısı, duygusal ve zihinsel altyapısı gibi konular uzun uzadıya irdelenmiştir eminim. Ben, tamamen öznel bakış açımdan, kendi yaşam tecrübemden damıtarak burada bu kavramlar hakkında birkaç kelam etme niyetindeyim.

Bilim insanları, acı verici deneyimlerin hafızadaki etkisini sıfırlayacak bir teknoloji geliştirme peşindeymiş bugünlerde. Bu deneyimlerin hafızadan tamamen silinmesi değil fakat acı veren yani duygusal etkisinin tamamen yok edilmesi hedefleniyormuş. Şimdi sen tut koskoca bilgelik, marifet, tecrübe, duygusal disiplin kazanma gibi erdemleri çöpe at, insanları bunları uygulayamayacak kadar bağımlı ve tüketim düşkünü, aciz mekanik bireyler haline getir sonra da “Benim şu acılarımı bir siliver doktor bey” diye onları hastanelerde sefil et.

Tıp bilimi ve tıp insanları sonuna kadar övgüyü ve takdiri hak ediyor, buna bir sözüm yok. Hele bugün yaşadığımız koronavirüs sürecinde onların önemi çok daha fazla anlaşıldı. Fakat bilimin bazen haddini aşma gayretleri içinde olduğunu düşünmüyor değilim.

İnsanoğlunun manevi, zihinsel ve duygusal gücü elbette doğuştan getirdiği bazı üstünlüklerle dolu. Fakat günümüz dünyası çabayı, disiplini, irade kontrolünü hiçe sayıp insanların bu güçlerini elinden alıyor. Yani demek istediğim insan unutmak istediği şeyleri unutma gücüne zaten sahip. Bu elbette bir süreç. Hiçbir şey bir sihirli değnek ile olmuyor ve olmasın zaten. Önemli olan almaya ihtiyaç duyduğumuz dersleri alabilmek bu süreçten. İnsan olmak, bedeli olan bir süreç. Öyle “Doktor bey şu acımı siliver, şu hayal kırıklığımı, şu alınganlığımı silin de geçsin” türünden bir kolaycılığa kaçmak gibi bir kısa yolu olamaz ve olmamalı. Fakat böyle giderse bilim kendinde her türlü hakkı gördüğü için bu teknoloji de hayata geçer ve uygulamak isteyen binlerce insan da çıkar.

Bu noktada ilim ve marifet tarihimize baktığımızda kendisine yapılan türlü haksızlıkları ve kötülükleri unutup, affeden örnek insanlar görebiliyoruz. Demek istediğim haksızlıkları unutalım gitsin değil. Fakat anlayış, şefkat, hoşgörü gibi bazı kavramların insan olmaya ve manevi olgunlaşmaya giden yolda ne kadar önemli olduğunu kavrayabilmek bence almamız gereken en önemli ders. Açgözlülük, kin ve nefret ile yaşanmıyor. Tabii ki haksızlığa uğramış bir bünye ile de insan hayatına kolay kolay devam edemiyor. Hele ki günümüzde hak ve adalet kavramları bu kadar zedelenmişken. Ama bu da bir öğrenme süreci sonuçta. Kime, nasıl, ne oranda sınır koyması gerektiğini de böyle öğreniyor insan. Ve aynı hatayı ikinci kez yapmaması gerektiğini de.

Hayvanlar, çok gelişmiş bir beyne sahip olsalar bile, geçmiş tecrübelerine dayanarak mevcut andaki durumu değerlendirme yeteneğinden yoksunlar. Sadece basit ödül-ceza sistemine göre hareket ediyorlar. Bilgelik, sadece insana özgü ve zamanla gelişen bir zihinsel durum. Dolayısıyla bu zihinsel durumla birlikte gelen ve türlü açılımlar yaşamamıza vesile olan bu özellik insanı insan yapan özelliklerin en önemlilerinden.

Sık sık insanları gözlemlerim. Onların türlü zihinsel çıkmazlar içinde debelendiğini görünce mutlaka unutması, hatırlaması veya affetmesi gereken bir tecrübeleri olduğunu düşünürüm. Özellikle ilerleyen yaşlara doğru daha kendiyle barışık, daha sevecen, daha dingin, daha ışıl ışıl bir şekilde ilerlemek istiyorsak bunu kendi içimizde halletmekten başka bir çıkış yolu olmadığını daha iyi kavrıyoruz.

Carl Gustav Jung, her birimizin içinde tanımadığımız bir yabancı vardır, demiş. Çok doğru ve hatta bence çoğu zaman bir ömür bile yeterli olmuyor bu yabancıyı tanıyıp, anlayabilmek için. Tabii çok da kafayı bu işle meşgul etmek ruh sağlığına zarar verebilir diye uyarmadan geçemeyeceğim.

Her öğrendiğimizde değişiriz. Değişmeden yaşamak mümkün değil. Bu yolda çabamız, azmimiz, motivasyonumuz daim olsun. Sevgiyle.