Seyahatname
SEYAHAT etmeyi çok seviyorum ama tek başıma değil kesinlikle. Altyapısı ve ulaşım seçenekleri gelişmiş ülkelerde yalnız yolculuk yaparken kısa süreli mutluluklar yaşıyorum ama benim için seyahat yanımda biri(leri) ile farklı yerler görüp hep birlikte keyif almak, gözlem ve izlenimleri anında yanımdakilerle paylaşmak.
Bazı yaşıtlarım ufaktan çekilmeye başladılar çalışma yaşamından. Küçük sayfiye kasabalarına uyum sağlama ya da şehirde kalsalar bile metropolün sıkıntılarını çekmeyecekleri yaşam biçimlerini edinmenin peşindeler. Sıkça konuşuyoruz bu konuyu aramızda ve henüz çözümünü bulamadığım konu şu: Nerede olursam olayım çalış(a)mazsam sorun yaratmaya başlarım. Hem çevreme, hem de kendime.
Benim için seyahat etmek ile çalışmak birbirini tamamlayan iki unsur, renkli bir dünyanın iki yarısı gibi. Çünkü çalışırken öğrendiklerim ile yolculuk yapmak ne kadar heyecan verici ise, yolculuk sırasında edindiklerimi çalışma yaşamıma aktarmak da o kadar kışkırtıcı.
İnsan doyumsuz bir varlık. Sürekli tüketiyor ve tükettikçe yeni şeyler arıyor. Bunun içindir ki karşı sokaktaki mütevazı seyyar pilavcı meşhur oluyor, her yerde yapılabilecek bir saç kesimi için onlarca kilometre yol yapıyor birileri.
Seyahat de bu doyumsuzluğun bir yansıması. Yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak, farklılıklar kadar benzerliklere de tanık olmak. Aynı yerlere gitmeyi seven kişi için bile yıllar itibarı ile oralardaki değişimi ya da statükoyu izlemek hatta.
Sık gittiğim yerlerde ritüellerim var mesela. Bir şehirde otele giriş yaptıktan sonra yüzümü bile yıkamadan karşı meydanda opera binasının altındaki kafeye gidip bir şeyler içmek. Bir başka şehirde yine otel girişi sonrası birkaç blok ötedeki tarihi meydandaki banklardan birine oturup gelen geçeni izlemek. Bunların nasıl bir psikolojik açıklaması var bilemiyorum ama benim hissettiğim “yine buradayım, ne güzel!”, “bakalım neler değişmiş?”, “bir sonraki gelişim ne zaman olacak acaba?” gibi sıradan şeyler.
Her gidilen yerde insanlar ile tanışmak, dostluklar kurmak. Birkaç ay önce Brugge’e yeniden gittim ve orada yıllar önce tanıştığım (bir yazımın da konusu olan) şefe uğradım. Amsterdam’da, Gent’te, Londra’da da böyle dostlarım var her gidişimde görmekten mutlu olduğum. Bence bunun açıklaması da kişi doğal ortamında ne kadar zorlu ve değişken koşullar ile savaşım veriyorsa alternatif ortamlarda değişmeyen değerlerin olduğunu hissetmeyi de arıyor.
Akşam olup ev halkı çekilince ya da sabahın köründe herkes en derin uykusunda iken bir kahve yapıp loş salonda oturmak gibi bir durum seyahat etmek. Hem bildiğin ya da kendini rahat hissettiğin bir ortamdasın, hem günlük rutin koşturmanın oldukça dışındasın ama hem de o dinginliğin içinde bir şeyleri düşünüyorsun, keşfediyorsun, karar veriyorsun.
Bu kadar güzellemeden sonra zannedilmesin ki her hafta sonu, her fırsatta bir yerlere gidiyorum. Benim ritmim berbere gitmek gibi. Ne zaman ki saçımın uzunluğu artık beni rahatsız etmeye başlıyor o zaman berbere gidiyorum. Benzer şekilde ne zaman ki yapılacak ya da tamamlanan işlerimin listesi belli bir uzunluğa geliyor o zaman listeyi kırpmaya gidiyorum bir yerlere.
Tabii bunların dışında iş ile ilgili yolculukların önüne arkasına yerleştirilen küçük geziler de oluyor ama bence hepsinin en güzeli hiç akılda yokken, planlanmamışken son anda karar verilip yapılan yolculuklar. Hele bir de yanında huzur bulduğun birileri, kafa dengi bir grup olursa tadından yenmiyor bu yolculuklar.
Farklı yerlere gitmek beyni ve kalbi dünyaya açmanın en kolay yolu. Farklı duyguları eş zamanlı yaşamanın en doğal ortamlarından biri yolculuklar, bazen yaşam biçimlerimizi ve bakış açılarımızı zorlayıcı seviyelere gelse bile. Ama şunu biliyorum ki bugün ülkem ve çevrem ile ne kadar ilgiliysem dünya ve insanlığa o kadar duyarlı olmamın arkasında bugüne kadar görebildiğim farklı coğrafyaların etkisi büyük.
Görüşmek üzere.
