Sessizliğin sesi…
KARMAŞIK bir dava dosyasını incelerken saatler hızla akıp geçmiş…. Ne içeriden ne dışarıdan dikkat dağıtacak tek bir ses gelmiyor… Hani masallar başlarken derler ya “tüm dünya uyumuş, ses seda yok, sessizliğin örtüsü kaplamış dağları denizleri ovaları”… Sokağa çıkma yasağı nedeni ile tam da öyle bir hava var dışarıda… Konu sessizlik olunca acaba sessizliğin sesini dizeleri ile dile getiren olmuş mu diye şöyle bir internette baktım… Genç şairlerimizden Nilgün Akçay şöyle seslenmiş ilginç dizleri ile;
Sessiz ol;
Batsın okyanuslarda gemiler.
Tuzlu su damlasında,
Biriksin tüm,
Yaşanmışlıklar.
Aksın sessizlik en kuytuya.
Aksın ki karanlık yutsun,
Özünü.
Sessiz ol;
Göreceksin,
Zaman duracak.
Sen konuşmayınca,
Bir tutam,
Huzur peydah olacak.
Bir kelime zikredersen,
Sessizliğin,
İnce camı kırılacak.
Sessiz ol;
Sadece dinle.
Duyuyor musun?
Bu sessizliğin sesi.
Duyuyorsan,
Hiçbir şey,
Anlamamışsın demektir.
Saate baktım saat 03.15, pencereyi açıp uzun uzun dışarı baktım… Serin bir ilkbahar havasını ciğerlerime doldururken kentin sesini dinlemeye çalıştım… Çok ilginç, çocukluğumdan bu yana ilk defa bu devasa kentin kendine özgü sesini daha doğrusu sessizliğini duyamadım.
Her kentin kendine özgü bir kokusu olduğu gibi her kentin kendine özgü bir sesi de vardır. Alman ses tasarımcısı Hans Ulrich Werner’in Paris, Roma, Lizbon, Madrid, New York, Atina, İstanbul, Bombay gibi 30 kentin sesini arşivleyen ve kentlerin seslerinden her kentin manzarasını çizdiğini duymuş muydunuz?
Çocukluğumdan beri gittiğim her kentin gece yarısından sonra ortaya çıkan sesini dinlemeyi çok severim. Yalnız hemen söylemeliyim ki, kentlerde gündüz vakti duyulan sesleri hiç sevmem. Kentin gerçek sesi, hiçliğin derinliklerinden gelen gizemli bir orkestranın gerçek sessizliğidir. İşte ben o sessizliğin sesini severim.
Oturduğumuz apartman Kayışdağı’ndan sonra Kadıköy’ün en yüksek noktasında olduğu için ben onuncu kattan baktığımda tüm İstanbulu panoramik olarak görebiliyorum… Görüyorum da bu gece İstanbul çok farklıydı.
Görkemli ışıkların süslediği tepelerden idare lambası gibi titrek ışıklar bir görünüyor bir kayboluyorlar… Bizans’ın güzel saçlı kraliçesi, Osmanlı’nın Payitahtı, Cumhuriyetin yıldızı dünyanın ilk mega kenti adeta kabusla kaplı bulutlarının altında silinip gitmiş.
Sessizliğin sesi hiç duyulmuyor. Çok uzaklardan bir martı çığlığı geliyor titrek lambaların eşliğinde… Hani her kentin kokusu gibi sesi de vardır derler ya o ses yok artık… Hangi senfoninin notaları arasından kaybolup gitmiş… Yoksa bizim kararmış yüreğimizdeki gökyüzü mü alıp götürmüş o sesleri…
Sevgili İstanbul, sana kimler kıydı ki, sessizliğin sesini de duyamaz olduk.
