Martı

Martı

Geçtiğimiz günlerde bir öğle arasında hafif bir şeyler yemek için ofisten çıkıp Garipçe’ye gittim. Garipçe Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün Avrupa ayağında eski bir balıkçı köyü. Köprü yapılana kadar ücra ve az bilinen bir yer iken sonrasında epey gözde oldu ama hala şehir gibi olmayan bir yer.

Deniz kıyısındaki restoranlardan birine oturdum, siparişimi verdim ve beklemeye başladım. Sahilin bir metre kadar yukarısında bir terastayım, su hafiften kıyıdaki kayalara vuruyor. Çekilen suyun kayaların üzerinde bıraktığı, güneş altında kurumuş yosunların kokusu beni çocukluğuma götürüyor. Eskiden neredeyse tüm Moda sahili böyle kokardı. Kısmen iyot, kısmen yosunun kendi kokusu. Masalardaki QR kodlu menüler ve müşterilerin cep telefonları olmasa sene 2026 değil 1970’ler olabilirdi kolayca. Ve o küçük koydaki martılar…

Kimi suda avda, kimi kayalarda veya kumsalda dinlenmede. Değerli bir dostum bir zamanlar “Sen martısın” demişti bana. O ana dek ne kadar uzun, iri, hacimli canlı varsa benzetilen ben şaşırmıştım. “Neden martı?” diye sormuştum. “Özgürlüğe tutkun, bağımsızlığına verdiğin önem” demişti. Martı farklı kültürlerde farklı şeyleri simgeleyen bir canlı ama bu özgürlük, bağımsızlık vurgusu o günden sonra yer etti bende. Geçenlerde yazmıştım, genelde hep aracımı sonraki gidişime uygun park etmeye çalışırım diye. Bu da bir bağımsızlık, özgürlük arayışı aslında. Ya da telefonumun, bilgisayarımın şarjının hep belirli bir seviyenin üzerinde olması, eve alışveriş yaparken aldıklarımın günlük gereksinimden daha fazla bir süreyi göz önüne alacak şekilde alınıyor olması, yolculuğa giderken valize kalınacak gün sayısının üstünde kıyafet koymam falan. Öncelikle tedbirli olmak gibi görünebilir ama bence kimseye bağımlı olmamak ve her şeye hazırlıklı olmak aslında.

“Bu akşam ne yiyelim?” sorusu da benzer bir şey bence. Onca saat öncesinden bir şeyi belirleyip ona bağlanmak yerine karnımız acıkınca düşünelim, belki çok farklı bir şey gelir aklımıza ve değişik bir şey yaparız bu sayede.

Konvoy halinde yolculuğu da sevmem, turizm şirketleri ile gidilen gezileri de, “şu saat ile bu saat arasında geleceğiz” deyip 4 saatlik geniş bir aralık beyan eden servis veya kargo şirketlerini de, “yarın bir ara ofisine uğrarım” diyen kişiyi de.

Berbere sabah erkenden giderim, gün boş kalsın diye; kalabalık bir yerde işim varsa onu da sabahtan halletmeyi tercih ederim sonrasında kuyruklarda zaman kaybetmemek için. Eskiden yola da gün ağarmadan çıkardım gün gitmesin diye ama biraz yumuşadım o konuda. Bunları yazınca takıntılı gibi düşünebilirsiniz ama değilim. Tek kıstas kimseye bağımlı olmamak, hedefe en hızlı şekilde ulaşırken aynı zamanda tüm olumsuz gelişmelere de hazırlıklı olmak.

Garipçe’ye geri dönüyorum. O öğlen pek kalabalık değildi etraf. Restoran ve kafelerde birkaç kişi, ortalıkta sessiz ve sakince dolaşan köy sakinleri, birkaç araba ve evcil hayvan…Belki hafta sonu olsaydı durum farklı olurdu ama o gün çok huzurluydu ortam. Özgürlük vardı orada, bağımsızlık da. Sanıyorum doğanın ritmine uyumlu bireylerin normlar ve değerlere uygun davrandığı, bir diğerinin alanına ve haklarına saygılı olduğu her yerde var aslında bunlar. Ne zaman ki ritim bozuluyor, yapay gündem ve öncelikler oluşturuluyor, kaynaklar olması gerektiği gibi dağılmıyor o zaman bağımlılık ve esaretler ortaya çıkıyor.

Richard Bach’ın “Martı” kitabında yazdığı gibi: “Kendin olma özgürlüğün var, gerçek kendin. Hemen ve şu an. O zaman hiçbir şey önünde duramaz…”

Görüşmek üzere,

Yorum yazın