“Eskiye Yapışıp Kalmak”

KENDİSİNİ hiç tanımam. Yıllar önce birkaç kez restoranına gidip yemek yemiştim. Sonrasında ise Oksijen Gazetesi’ndeki yazılarını okudum ara sıra.

Şemsa Denizsel’in son yazısındaki “…Eskiye yapışıp kalmak belki de kendimize yapacağımız en büyük kötülük..” ifadesi beni hem etkiledi, hem de epey düşündürdü.

Hızlı değişim/dönüşüm dönemlerinde eskinin değerlerine, yaşanmışlıklarına özlem duyan insanların sıkça yaptığı bir şey bu.

Sadece değerler de değil. Eskinin insanları, eskinin adetleri, mekânları, eskinin nesneleri.

Özel hayatımın ailem dışındaki çok önemli bir kısmı neredeyse 50 yıllık lise arkadaşlarım, 35 yıllık çalışma arkadaşlarım ve meslektaşlarım ile geçtiği için çok doğal olarak bu sosyal ortamlarda da sürekli geçmişe atıflar ve kıyaslamalar yapıyoruz, bazıları hayıflanarak, bazıları iyi ki artık öyle değil diyerek.

Ama bunların içinde bir tanesi var ki neredeyse kimseden farklı ses çıkmıyor, herkes sanki sözleşmiş gibi aynı saptamaları yapıyor: çevremizdeki ortalama insan kalitesi.

İnsan kalitesi derken de belirli bir yerdeki, belirli bir süreçteki insan değil. İş ya da özel yaşamın her anında sürekli karşınıza çıkabilen o zamane insanı profili.

Trafikteki sürücüler, kuyruklardaki mesafe nedir bilmeyen arsızlar, spor ve sanat dünyasında mantar gibi türeyen meşhurlar, ekranlarda boy gösteren türlü uzmanlar filan.

Fakat en sık karşılaşılan, en uzun birlikte olunan iş yerlerindeki çalışanlar. Ne kadar tanıdığım iş yeri sahibi ve yöneticisi varsa hepsi aynı şeyden şikayetçi: çalışan bulamıyoruz, bulduğumuz da umduğumuz gibi olmuyor.

Kabul ediyorum bu hayal kırıklıklarının bir kısmı Şemsa Hn’ın değindiği “eskiye yapışıp kalmak” yüzünden, ama öte yandan umursamazlık, sorumsuzluk, bazen yalancılık, hatta daha da ötesi bütüncül bir karakter zafiyeti nasıl ve neden bu kadar yaygın hale geldi çalışan kesiminde anlayamıyorum.

Önemli bir konu ile ilgili ileti gönderiyorsun birisine. 4 gün boyunca bakmıyor iletine. Sonra iletinin okundusu geliyor sana ve karşındaki “şimdi aldım” diyebiliyor. Hayır kardeşim şimdi almadın, şimdi baktın.

Çoğunlukla iş yaptığımız Batı dünyası ile saat farkımız zaten var. Bir de bunun üstüne kış döneminde daha da açık ara. Biz öğle yemeğine çıkarken orada işbaşı yapıyorlar. Biz ofisten çıkmak üzere iken de öğle yemeğinden dönüyorlar. Durum böyle olunca da mesai saatlerinde sorduğumuz soruların yanıtları eve dönerken, bazen de eve gittikten sonra geliyor. Ama gong çalar iş biter ya en aciline bile ancak ertesi sabah yanıt veriyor zamaneler. Biliyorum bu konudaki içtihatı, yurtdışındaki emsal kararları filan ama ekmek yediğin şirketin işi, Instagram’a bir fotoğraf koymaktan daha kısa sürede yanıt verilebilecek bir ileti. Pes!

Takip edilmeyen işleri, (hatayı) ben yapmadım başkası yaptı’ları, yasalara sığınılıp yapılan sahtekarlıkları filan söylemeye gerek yok. Ülke olarak geçirdiğimiz zor dönemler sıkça rakamlar ile ifade edilir ve çözümler yine rakamlar üzerinden kurgulanır ama bence bunlar kadar önemli olan ve rakamlar ile tanımlanması mümkün olmayan bir sorun bu sosyolojik ve patolojik bozulma.

Bir noktadan diğerine sürüklenen, sorumsuz, duyarsız, anlayışsız ve bencil insanlar.

Tabii hala iyiler var, hala o eski zamanlardaki güvenilir çalışma arkadaşları bulunuyor ama inanın git gide azınlık haline geliyorlar. Diğerleri mi? En ufak falsoda dahi prim vermeyi bırakın böylelerine, ne halleri varsa görsünler.

Artık eskisi gibi insanlar çok az. Eskinin sıcak ortamları da zor bulunuyor. O keyif aldığınız yemekler, gezdiğiniz parklar, gittiğiniz sahiller de çok zor bulunuyor günümüzde. Zor ama kabullenmek gerek kendimize kötülük yapmamak için.

Yılın ilk yazısının daha olumlu olmasını isterdim.

Yine de son söz olarak diyeyim ki bulduğunuz iyi insanlara sıkı sıkıya sarılın, kaybetmemek için her şeyi yapın.

Görüşmek üzere,

İlginizi Çekebilir