Bir demet yaşam

ADAM otelin barında içkisine bakarak yarım saattir otururken yanına en yakın arkadaşı gelip oturmuş ve yanında duran bardağı kaptığı gibi bir yudumda içmiş arkadaşının içkisini.
O anda bizim adam hıçkırıklarla ağlamaya başlamış.
“Ne oldu dostum, sana kötülük yapmak istemedim, ağlayacağını düşünmezdim, hem ben ağlayan birisine dayanamam!” demiş yakın arkadaşı.
“Bu benim en kötü günüm, hiçbir şeyi doğru dürüst yapamıyorum. Sabah uyuyakaldığım için çok önemli bir toplantıyı kaçırdım ve işten atıldım. Otoparka gittiğimde aracımın çalındığını anladım ve ne yazık ki sigortalatacak param da olmadı son zamanlarda. Bir taksi tutup eve gittim ama cüzdanımı da takside unuttum. Evde karımı yatakta bahçıvanla yakaladım ve çıkan kargaşada köpeğimiz tarafından ısırıldım. En sonunda bu bara geldim ve yaşamımı sona erdirecek cesareti bulmaya çalışıyordum ki sen gelip bir bardak dolusu zehri midene indirdin!” diye açıklamış bizim adam…
Son zamanlarda çevremde çokça gördüğüm karamsarlık ve bezmişlik üzerine aklıma geldi bu eski hikâye. Olabilecek, başımıza gelecek kötü şeylerin sonunun olmadığı gibi kötünün insafı da yok. Ama aynı durum iyi ve hoş şeyler için de geçerli değil mi? Aslında yaşam ne gazetelerin fal köşelerinde yazıldığı kadar öngörülebilir, ne de başkalarının hikâyelerindeki kadar benzer. Bence her birey kendini olabilecek en kötü şeylere hazır tutarken öte yandan da hep iyi bir şeylerin olabileceğini aklının bir yerlerinde tutmalı.
Geçen gün bir cenazeye gittim. Buz gibi bir hava, deli gibi yağmur yağıyor, rüzgâr öyle sert esiyor ki şemsiye açmak olası değil. Cenaze sahipleri ve dostları, herkes üzgün o alanda. Cenaze bitiminde oradaki dostlarımdan biri “Madem taksiyle döneceksin, gel benim ofise kadar beraber yürüyelim, oradan binersin taksiye” diye bir teklifte bulundu. Beraber yürümekle kalmadık, sohbet ettik epey. O semtin tarihi fırınından muhteşem galetalar aldık. Sonrasında yine oranın çok bilindik bir esnaf lokantasında hızlı bir yemek yedik birlikte ve hepsi yarım saatlik bu mola bana gün içinde ekstra bir güç verdi, sabahtan beri içimde olan kasveti aldı, günün kalan kısmında işime daha motive olmamı sağladı.
Yaşam anlık gelişmelerin bir toplamı, acı-tatlı, renkli-renksiz bir sürü unsur barındırıyor içinde; biraz papatya, biraz gül, biraz dikenden oluşan bir demet. Demeti doğru yerinden tutarsanız elinize batmıyor, ya da ilkinde diken batsa bile ısrar ederek doğru şekilde tutmayı beceriyorsunuz o demeti. Bir başkası ise ilk tutuşta dikene rastlıyorsa bir daha eline almak istemiyor o demeti.
Genelde iyimser bir insanım ama benim de zaman zaman kötü hissettiğim oluyor. Şunu fark ettim ki kötü hissettiğim zamanların çoğunda bana bu duyguyu veren karşılaştığım olayın kendisinden çok, o an içinde olduğum süreç ve zaman kısıtları, “bu durumda ben bunu yapmazdım kesinlikle” kıyaslaması ile olayı şahsileştirme takıntısı ve bu kötü olayı başka kötü olaylar ile birleştirme sonucu ortaya çıkan bir trend oluşturma refleksi.
Süreç ve zaman kısıntısından kurtuldum bir şekilde, baştan emniyet payı bırakıyorum kısıtlarımda, yapmadıysam da kendime ek süre veriyorum son anda. Şahsileştirmeyi özel hayatım dışındaki konulardan çıkarmayı da başarıyorum bir süredir, özel hayatımda da seçerek yapıyorum bunu, herkese değil de sadece benim için önemli veya değerlilere gibi. Trend oluşturma, kötü gelişmeleri bir araya getirme konusu bağlamında da her kötü olayın mutlaka kaydedilmesi gereken yanları var, insanın her kötü olaydan öğrendiği şeyler/aldığı dersler var ama sonuçta bunları olabildiğince azaltmak ve bunlardan uzak kalmak da benim elimde. Yeterince öğrendiğimi ve ders aldığımı düşünüyorsam o zaman benzer durumların sayısını azaltmak dışında bir çözüm yok kanımca.
Belki iyi&kötü değil de kişinin bu olguları nasıl özümsediği, bu olguların kişiye nasıl yansıyıp yaşamında ve çevresinde ne sonuçlar doğurduğu daha önemli. Ayrıca niyet kadar eylem de fark yaratıyor, niyetlendiğin zehri başkasının içmesi gibi.
Görüşmek üzere.

Yorum yazın