Benim nostaljilerim
1980’lerde çocukluk ve ergenliğini yaşamış olanlar, aşağıdakilerden hangilerinde ortak anılara sahibiz acaba? Fazla jetonun var mı? Evet, ‘80’lerde çocuk olanlar için bu soru, “Fazla 0.5 ucu olan var mı?” ile eşdeğer bir anlama geliyordu. Atari salonlarında oynadığımız oyunların jetonları çok kıymetliydi.
Televizyon aile içinde ne kadar önemli bir yere sahip idi. Adile Naşit ile Uykudan Önce, Barış Manço ile 7’den 77’ye, Susam Sokağı, Pop Saati gibi programların yanında Alf, Dallas, Mavi Ay, Lassie, Kara Şimşek, Çalıkuşu, Kaynanalar gibi dizilerin de tek bir bölümü bile kaçırılmadan herkes tarafından zevkle izlenir idi.
“Serpil Çakmaklı tokası gelmiştir” yazılı olan tuhafiyelerin önünde benim de çok beklemişliğim vardır elbette, hala o tokayı takmış olarak çekilen fotolarıma bakıp bakıp kahkahalarla gülerim.
“Hadi bir kaset kiralayalım” dönemin popüler filmlerine sinema salonları dışında ulaşmanın tek yolu olan video kasetler kendi içinde halkı Beta’cılar ile VHS’ciler diye iki ayrı gruba ayırmıştı. Acaba bu esnaflar yok olurken hangi diğer alanlarda iş yapmaya başladılar? Muadili bir iş yoktu çünkü.
Her kuaförün kesmeyi tam olarak beceremediği bir saç modelidir aslan başı. Beline kadar uzanan saçlar ile girdiği kuaför dükkanından kuşa dönmüş kafayla ağlayarak çıkan kadın sayısı içinde ben de varım maalesef.
Üstünde dolap kapakları olan kitaplıklı çekyat, evinde olmayan var mıydı acaba o dönemde? Annemin evinde uzun süre başköşe yerini korumuş olan bu “koltuk, yatak, kitaplık“ kombosu yok oldu gitti dünyamızdan.
Her evde telefon olmadığı için telefon kulübeleri çok kıymetliydi. Memleketteki, uzaktaki akrabalarla herhalde uzaktalar duymazlar diye herkes yüksek sesle konuşurdu telefon kulübelerinde.
Babam ilk telefon çıktığında eve telefon almış, fakat annem bu duruma hiç sevinememişti, çünkü evde her gün birkaç komşu muhakkak birini aramaya gelir, o sırada tabi çay, kahve, ayak üstü sohbet vb. annemi çok meşgul ederlerdi. Üstelik de aylık gelen kabarık faturaya da kimse ortak olmazdı.
Benim çocukluğum Cihangir‘de geçti, her bir sokağını karış karış bildiğim Cihangir’de bir zamanlar kral bizdik, bayram sabahları sokakları dumana boğan, küçük çaplı yanıklara sebep olan çatapatları patlatırken hem çok korkar hem de acayip bir zevk alırdım.
Hece fişleri ile okuma öğrenmeyen var mıydı o dönemde? Ali ve Ayşe ve bazen Can bu fişlerin baş kahramanları idi. Cihangir sokaklarında oynatılan ayılar, evet yanlış duymadınız, haftanın belli günlerinde gelir, gayet ciddi 10 dakika sahibinin çalgısı eşliğinde oynar, parasını toplar giderdi ve ben hep çok acıdım bu ayılara.
Gırgır okumak, mizahın nirvanası idi. Çantada, kol altında, defter kitap arasında taşımak bile çok havalıydı.
Tipitip sakız çiğnemeyen var mı, hala kokusu burnumda, ismi ise kavgada sıfat olan sakız ismi ve karakteri.
Lambswool kazaklar, kazak ile aynı renkte giyilen Burlington çoraplar, Amerikan pazarından aldığımız Sebago ayakkabılar ve 501 kot pantolonlar, iyi ki var oldunuz hayatımda.
İlkokulda giyilen siyah önlüğüm ve dantel yakam ve kolumda SB yazan kolluğum, Sema Bilirgen baş harfleri diye de böbürlenirdim, ama sınıf başkanı kolluğu idi, her ikisi de çok güzeldi benim için.
Misafir gelen kişiye sunulan üzeri dantel ile örtülü olan şekerliğimiz ve yanı başında duran kolonyamız koronasız günlerimizin de baş tacı idi.
Arabamızın camları kollu ve manuel olarak açılır ve ben her seferinde çok efor sarf ederek arka tarafta oturduğum koltuğun penceresini uzun bir zaman içerisinde neredeyse geleceğimiz yere yakın açabilirdim.
Ve gençliğimin son dönemlerine yetişen perma ve sonrası, bozulmuş perma saçlarım. Hatta yazın papatya suyu ile açmış olduğum saçlarım tatil sonrası literatürde olmayan bir renge dönüşür, normale dönmesi bir dahaki yazı bulurdu.
Okul önlerinde satılan leblebi tozu, düdüklü şeker, elma şekeri, akide şekeri ise boğazımda düğümlü eşsiz leziz tatlarımdır. 1980‘ler böyle idi…
