Yaşlanmak mı, yaş almak mı? (2)
GEÇEN yazımda biyolojik yaşlanma konusu üzerinde durmuş, kısaca “ihtiyarlık” olarak ifade edilebilecek bu gerçekten kaçmanın imkânı olmadığını belirtmiştim.
İhtiyarlıktan kaçmak mümkün değil ama fiziki yaşlanmanın kamufle edilmesi amacıyla başka çarelere başvurulmuş. Günümüzde tarihi neredeyse insanlık tarihiyle aynı olan koskocaman bir sektör oluşmuş durumda; kozmetik. Amaç kişilerin daha çekici görünmelerini sağlamak.
Kozmetik kelimesinin kökeni Yunanca; düzen, çekidüzen verme, güzelleştirme anlamına geliyor. Bir kimseyi daha güzelleştirmek ya da yaşlılıktan doğan görünüm sorunlarını gidermek için kullanılan ürünleri, uygulanan bakım ve tedavileri kapsayan bir kavram olarak ortaya çıkan kozmetik, bugün yıllık cirosu 100 milyar dolarlarla ölçülen bir sektörün doğmasına neden olmuş.
Kozmetik sektörünün asıl müşterileri hanımefendiler. Hanımlar, beylere göre bu yolda daha fazla para harcıyorlar. Kozmetiğe para harcayan ve kendilerine metroseksüel sıfatı takılan beyler dışında kalan diğer beyler ise sektörün öncelikli müşterilerini oluşturmuyor. Bir de aklaşan saçlarını ve sakallarını kapkara boyayıp, kömürlükten çıkmış gibi dolaşan beyler ile kınalı kuzu gibi saçlarını kına rengine boyatan beyler var ki, onların kozmetik dünyasında esamisi okunmuyor.
Bunları niye yazıyorum? Cevabı basit, birincisi özellikle hanımları ilgilendiriyor; daha güzel daha çekici görünmek için. İkincisi hem hanımlar hem de beyler için; yaşlandıklarını gizlemek için. Evet, bu iki temel nedenle hem hanımlar hem de beyler kozmetik sektörüne milyar dolarlar kazandırıyorlar. Ama ne yaparsak yapalım, doğaya takla attıramıyoruz. Geçici olarak kendimizi daha güzel, daha çekici gösterebilsek dahi, yaşlanmaya çare bulamıyoruz.
Biyolojik yaşlılık kaçınılmaz bir gerçek. Artık herkes kabul ediyor ki insanlar fani; doğuyorlar, çocukluk, gençlik, olgunluk filan derken bir bakıyorlar ki yaşlanıvermişler. Bana göre insanlar yaşadıkları ile değil, yaşamadıkları ile yaşlanıyorlar. O halde bundan sonra ne yapmalı? Mademki insanlar fani ve mademki yaşayamadıklarımız bizim yaşlanmamıza sebep oluyor. Öyleyse kendimizi yaşlandığımıza değil de, yaş aldığımıza ikna etmeye çalışalım. Her ne yaşta olursak olalım, yaşlanmayarak ama yaş alarak bize sunulan hayatın tadını çıkaralım, hem kendimize hem de etrafımıza iyilik edelim.
Hayatımızı bir kez daha yaşayamayacağımız hakikatinden hareketle yaşı 60, 65’i aşan hanımefendilere ve beyefendilere birkaç hatırlatmada bulunmak sanırım yararlı olur.
Bir zamanlar kral olsanız bile anılara takılı kalmayın. “Bizim zamanımızda” gibi kalıp sözcükler yapacağınız mukayeseler sonucunda sizi üzebilir.
Hiç olmazsa hayata bundan sonra olumlu bakın.
Sağlığınıza dikkat edin ama kendinizi dinlemeyin. Doktor dostlarınız olsun; onlarla çok iyi bir dost olun ama gönüllü hastaları olmaktan kaçının.
Neşeli kişilerle daha fazla vakit geçirmeye çalışın. Sohbetlerinizi sizi memnun edecek konulardan seçin. İlaçları sohbet konusu olarak seçmeyin.
Parasal konuları artık amaç olmaktan çıkarın. Hayat boyu tasarruf ederek biriktirdiğiniz paraları kendiniz için de para harcamaya başlayın. Sağlığınız imkân veriyorsa seyahat edin.
Kendinize iyi bakın, görünümünüzü koruyun. Çağa ayak uydurun ama yaşınızı kabul edin. Özellikle beyefendiler saçınızı sakalınızı boyatıp komik durumlara düşmeyin.
Diyetler önemlidir ama diyet uğruna sevdiğiniz yiyeceklerden kendinizi mahrum etmeyin ama ölçüyü de kaçırmayın.
Kendinize daha fazla vakit ayırın, yeni hobiler edinin.
Öğrenmeye devam edin, gençlerin fikirlerine saygı gösterin.
İnsanlara olan sevginizi daha fazla gösterin. Bu konuda sevgiye muhtaç hayvanların varlığını da unutmayın.
Daha yazacak binlerce şey var ama benim yerim bu kadar. Onları da siz bulun ki yaşadığınız hayatın bir anlamı olsun. Bunları becerebilirseniz aldığınız yaşın bir anlamı olur. Boşu boşuna yaşlanmamış olursunuz.
