Stockholm sendromu

Kızımın ısrarı ile süreli bir promosyon kapsamında Stockholm bileti almıştık 2 ay önce, geçen hafta da 2 buçuk günlük bir uzun hafta sonu yaptık orada. Bu Stockholm’e ikinci gidişim. 2018’de gittiğimde Nisan sonuydu ve o dönem için sıra dışı bir sıcak vardı. Bu kez de bir anda hava sıcaklığının -10 derecelerden + 5 derecelere çıktığı bir dönemde gittik. Stockholm gerçekten de kuzeyin başkenti denilebilecek bir şehir. Tüm ulaşım seçenekleri ile herkesin kolayca ulaşabildiği bir merkez. Sanat, kültür, eğlence ve en önemlisi estetik ve mimarlığın merkezi. Şehrin merkezinde 260 yıl önce yapılmış bir aile evinden yola çıkılarak etkileyici bir yapıya dönüştürülmüş bir otelde kaldık.

Binanın ön tarafı şehrin en faal mesire ve etkinlik alanı, arka tarafı ise en yoğun alışveriş caddelerinden biri, ama buna rağmen günün hiçbir anında odada en ufak bir ses yok. Otel personelinin gidişimizden haftalar önce başlayan ilgi ve yardımları son gün otelden çıktığımız ana kadar kesintisiz devam etti. Kuzeydir, doğası insanı da soğuktur filan şehir efsanesi gerçekten. Şehirde kaldığımız 2 buçuk günde tren, tramvay, otobüs, feribot vs her türlü aracı kullandık. Hepsi tertemiz, hepsi zamanında geliyor ve gidiyor. Bunun yanında günde ortalama 18 bin adım yürüdük bu şehirde ve etraftaki kar kümeleri ve yer yer buzlara rağmen en ufak bir sıkıntı yaşamadık. Bu şehre “dünyanın en küçük büyük şehri” demeleri belki de bu yürüme kolaylığı sayesinde…

Stockholm tamamen hizmet sektörüne yoğunlaşmış bir şehir. Bu yüzden de ne şehir merkezinde, ne de dış çeperlerinde kayda değer bir sanayi faaliyeti yok. Bu sayede de müthiş temiz bir havası var günün her saatinde. Stockholm dünyanın ilk fosil yakıt kullanmayan şehri olacak yakın gelecekte. Bu olgular ülkenin yaşam beklentisi en yüksek dünya ülkelerinden biri olmasını açıklıyor sanırım. Ama pahalı bir şehir Stockholm. Son yıllarda hepimizin yakındığı yerel pahalılığı bile ara ara aşan bir pahalılık. Fakat ne ürünler, ne sunulan hizmetler insana çok pahalı, kazık yiyorum hissi vermiyor. Çünkü her şey çok temiz, çok kaliteli ve olması gerektiği gibi. Bugüne kadar gezip gördüğüm düzinelerce dünya şehri içinde belki de nakit kullanımının en az olduğu şehir Stockholm.

Neredeyse hiçbir yerde nakit geçmiyor, ya kredi kartı ya da akıllı telefonlardaki ödeme uygulamaları ile hallediliyor her şey. 15 civarında ada üzerine kurulmuş bir şehir olduğu için “Kuzeyin Venediği” ünvanı da var ama bence Venedik’ten farklı. Burada Venedik’teki koşuşturma, yüksek sesler, heyecanlı insanlar yok, burasının binaları ve mimarisi özgün, bir de suya yaklaştığın her yerde yediğin ayaz yok tabii Venedik’te… O bilindik mobilya markası da İsveç kuruluşu. Nasıl o mağazalarda görülen pastel renkler, 20 m2’ye sığdırılan evler, “aaa nasıl akıl etmişler bunu!” denilen endüstriyel tasarımlar varsa Stockholm’un her yerinde aynı duyguya kapılıyorsunuz. Ve her yer çok temiz! Cuma gecesi tüm şehir sakinleri bir yerlerde eğleniyorlardı. Bizim gibi turistler de restoranlarda, barlarda, sokaklarda. Ama cumartesi sabahı saat 8’de sokaklarda ne bir çöp, ne bir pislik.

Odamızın penceresinden gözüken bir paten pisti vardı. Patenini alan 7’den 70’e herkes oradaydı gün boyu. Gece yarısını geçe insanlar evlerine gitti ve ondan sonra ön kısmında devasa bir döner süpürge olan bir belediye aracı gelip paten pistini sonraki gün için temizledi, “cilaladı”. İnsan önemli, her şey insan için, bu yüzden de hem tüm sosyal endeksler, hem de mutluluk ve özgürlük göstergeleri yüksek oralarda… Bir perşembe sabahı erken saatlerde gittiğimiz Stockholm’den bir cumartesi öğleden sonra ayrıldık ayaklarımız geri geri giderek ve sendrom hala sürmekte Görüşmek üzere…

Yorum yazın