“Ohel”

Zordur böyle sabahlar. Hele de hafta başı olursa. Dışarıda ısıran ve ıslak bir serinlik, gün çoktan başlamış olmasına rağmen hala elektriğe bağımlı bir aydınlık gereksinimi. Bir de dün geceki kaybedilen maç. Üstelik de kazanacağını sandığın anda beklemediğin ve hiç de katılmadığın bir hakem kararı sonrası yaşanan gelişmeler nedeniyle.

Gazete görmek istemezsin, TV açmak mümkün değildir gün boyu, rakip takım taraftarı arkadaşlarının sataşmaları ile karşılaşmamak için telefon, bilgisayar da tehlikelidir.

Ama yine de başlaman gerekir haftaya, işin, gücün, yapman gerekenler.

Bu hafta bu ruh hali benim değil ama geçmişte çok yaşadım böyle hafta başlangıçlarını. Son yıllarda yoğunluğu azalsa da benzer şeyleri yaşamaya devam ediyorum zaman zaman.

Tüm takım taraftarlarının tepkilerinin zirvesi haksızlık sonucu oluyor, daha doğrusu takımlarına haksızlık yapıldığını düşündükleri zaman. Yani takım kötü oynayıp beceriksizlikler sergiler ve hakem ve rakipler de kurallara uyarsa sorun yok ama ola ki bir yanlış düdük ya da rakibin hakemi aldatması sonucu senin takımın maç/ puan kaybederse işte esas sıkıntı burası. Çünkü neredeyse her karar yanlı geliyor bize. Herkes bizim takıma düşman. Oysa nesnel istatistiklere bakıldığında böyle “haksızlıkların” tüm takımlara neredeyse eşit dağıldığı görünmekte.

Sanıyorum esas neden bir suçlu, bir kabahatlı bulma arayışı, belki de zorunluluğu. Zorunluluk diyorum çünkü ancak böyle bir çözümleme yaptığımızda atıyoruz üzerimizdeki yükü. Bizden/ yakınlarımızdan/sevdiklerimizden yana bir sorun yok, her şey bizim dışımızda oluyor ve bunların hepsi birleşerek bize karşı geliyorlar!

Geçen gün izlediğimiz bir filmde canlı radyo yayını yapan programcı aklına gelen kötü bir olay nedeniyle susuyordu birkaç saniyeliğine, dili tutuluyordu. Programın yönetmeni tam yayını kesip reklam girecekken yeniden konuşmaya başladı programcı da yayın devam edebildi.

Yüzlerce kişilik bir dinleyici grubuna karşı enstrümanı ile sahneye çıkan müzisyen de benzer bir durumda. O notayı tereddüt etmeden çalmalı, hiç ama hiç durmamalı sahnede iken.

Çoğumuz otomobil kullanıyoruz ve trafikte seyir halinde iken bizden beklenen de çok istisnai durumlar dışında durmadan ve kurallar çerçevesinde ilerlememiz yolda.

Hatta belki iş ya da özel yaşamamızdaki her an bizden aynı şey bekleniyor, bir şey yap, bir şey söyle, bir şey düşün.

Peki toparlıyorum. Böyle anlık kararlar ve hükümler girdabında su üstünde kalmaya çalışan kişi nasıl hatasız olabilir? Hep doğru ve isabetli olsa bile nasıl herkesi memnun edebilir?

Yok böyle bir dünya!

“Ohel” diye bir oyun oynardık üniversite yıllarında. Yine o yıllarda popüler olan King ve Briç’in bir karışımı idi ohel ama daha adrenalinli idi çünkü oyundaki tek hedef deklare ettiğin el sayısını yaparken eş zamanlı olarak diğer 3 kişinin deklare ettikleri el sayılarını yaptırmamaktı. Yani sanki herkes “düşman”ın idi ama işin aslı herkes o keyfi ve heyecanı üreten oyunun bir parçası idi. Her ne kadar içine çok para ve çıkarlar girse de futbol hala bir oyun benim gözümde. Yaşam da tüm maddiyat ve çıkarlara rağmen aynı şekilde. Bunu böyle kabul ederek başlayan bir gün/ hafta da çok daha pürüzsüz geçiyor emin olun.

Demiyorum ki olumsuzlukları görmezden gelin, ya da size yönelmiş somut bir kötü niyet, kasıtlı bir eylem görüyorsanız yokmuş gibi davranın; ama insan hali, doğa gereği, yaşam şartları sonucu ortaya çıkan her olumsuzluğu da planlı, kasıtlı ve bizi hedefleyen bir gelişme gibi yorumlamayalım ne olur.

Öte yandan kendimiz başta herkesin hatalar yapabileceğini, alınan hiçbir kararın %100 doğru olamayacağını, hatta doğru kararların yanlış sonuçlar verebileceğini de hiç unutmayalım.

Yazıyı bitirmek üzereyken bulutların arasından güneş göründü biraz. O zor sabahların ömrü de bu kadar zaten. Ne kadar karamsar, kötümser olursak olalım hemen sonrasında yaşam trenine atlıyor, dağıtılan yeni 13 kartı alıyor ve kaldığımız yerden devam ediyoruz bir şekilde.

Görüşmek üzere.