İş & Yaşam
GEÇTİĞİMİZ hafta sonu köyümüzde düzenlenen yılbaşı şenliğindeydik. Şenlikte stand açma koşulları yerel işletme olmak, yapılan işin sanatsal bir yönü olması ve olabildiğince doğal/organik üretim yapıyor olmak olarak belirlenmiş.
Bir düzine girişimci vardı orada. El örgüsü ürünler, kurutulmuş meyveler, takılar, objeler, evcil hayvan aksesuarları, süt ve peynir ürünleri, kişisel bakım ürünleri, giysiler filan.
Kimi dükkanını çoktan açmış, kimi atölyesinde, kimi evinde üretiyor.
2,5 gün geçirdim orada. En önemli tespitim herkes işini severek yapıyor, ürettiğine güveniyor, ürettiğini seviyor ve ürettiği ile yaşam biçimi arasında gözle görülür bir benzerlik var.
Ne demişti Montaigne, “Doğa bir ana gibi davranmış bize…İstemiş ki ihtiyaçlarımızı gidermek zevkli bir iş de olsun üstelik…Aklımızın istediği şey, iştahımızın da aradığı şey olsun…Onun kurallarını bozmaya hakkımız yok.”
Oysa benim kuşağım dahil, belki de 30 yaşın altındaki büyük çoğunluk, ihtiyaçlarımızı giderirken aynı zamanda zevkli bir iş olması kriterini aramadık sanki. Ya ailemizce epey önceden belirlenen bir yola çıktık ya arkadaş çevremizce veya toplumca öne çıkarılan moda işlere giriştik ya da kendimizce bir öngörüde bulunup karar verdik; ama hiçbir şekilde çıkılan yolun kendimize uyup uymadığını bilmeden, o yolda zevk alıp almayacağımızı önemsemeden.
Her zevk aldığım uğraş iş haline gelmeyebilir. Ya da başta çok isteyerek giriştiğim bir işten bir süre sonra zevk almamaya başlayabilirim. Bunun yanında bir de yapmaya karar verdiğim iş için gerekli eğitim, birikim ve yetkinliklere sahip olmam gerektiği konusu da var tabii. Ama her ne olursa olsun insanın sevdiği bir işi yapıyor olması bence birinci sırada olması gereken öncelik.
Gün ortasında trafikteki anlamsız yoğunluklar, ya da önünden geçtiğimiz bir kafedeki kalabalık bazılarımıza “İşi gücü yok mu bu insanların?” dedirtmiyor mu sık sık? Bu yargıdaki en büyük yanılgı belki de bizim işi nasıl tanımladığımız. Sabah A noktasından B noktasına git. Öğlen ya B’de ya da yakınındaki bir yerde hızlı bir yemek ye, B’ye dön, 3-4 saat daha orada kal, sonra en kısa yoldan ve en hızlı şekilde A’ya dön!
Oysa mesela o trafikte ya da kafelerde, yukarıdaki rutin ile çalışmayan tercümanlar, danışmanlar, yapımcılar, yazarlar ya da daha klasik işler yapıyor olsalar da işlerine birkaç saat ara verip kafa dağıtanlar, başka bir işin peşine düşenler, hatta işini masa başında değil de o kafelerde yapanlar var.
Birkaç yıl öncesine kadar 12.00-13.30 saatleri dışında iş ile ilgisi olmayan yerlerde olduğumda rahatsız olurdum; bol kurallı, dayatılan, norm haline gelen iş ortamı ve iş adabı kalıplarının yarattığı tahribat kesinlikle. Eğitimli, bazıları önemli deneyimlere sahip insanların çalışmıyor olmasına üzülür, kimilerini de eleştirirdim, oysa belki onlar durumlarından son derece memnun iken.
Pandemi ile başlayan yeni dünya düzeninde birçok şey yerine oturuyor aslında. Birçok kuruluşta esas olanın çalışma saatleri veya nerede çalışıldığından çok yapılması gereken işin layıkıyla ve zamanında yapılması gerektiği anlaşıldı. Özellikle kol gücü gerektirmeyen işlerin ve buna bağlı sorumlulukların nerede ve ne zaman yapıldığından çok nasıl yapıldığı, hangi katma değer ve ne seviyede müşteri memnuniyeti yaratıldığı ortaya çıktı.
Hepimizin en önemli işi yaşamak aslında. Yaptığımız her şey, sahip olduğumuz her hobi, keyif aldığımız her şey yaşamak işinin süreçleri. Dolayısı ile sabah uyandığımız andan akşam yatana kadar yaptığımız her şey bir iş, bir işin parçası. Bu işleri yaparken keyif almak, katma değer üretmek, birilerine veya bir şeylere katkıda bulunmak da bu işin zevki.
Yaşamı ıskalamıyor, yaşamımıza değer veriyor ve her anını değerlendiriyorsak çok iyi işler yapıyoruz demektir zaten.
Henüz çok başında olduğumuz 2023’ün çok güzel işler yaptığınız
bir yıl olması dileğiyle…
Görüşmek üzere,
