Kaç Desibel?
Yaşadığım siteden çıkmak üzereyken site kapısının iç tarafında önüme peyzaj ile ilgilenen arkadaş çıktı. Sırtı dönük olduğu için beni görmedi ve aracın sesini de duymadı. Durdum ve fark edilmeyi bekledim. 10-15 saniye sonra görüntünün tuhaf olduğuna kanaat getiren güvenlik görevlisi gür bir sesle “Çekilsene, araba geçemiyor” diye bağırınca arkadaş gülerek kenara çekildi ve sorun çözüldü.
O arkadaşın bir duyma sorunu yok bildiğim kadarı ile. Ama uyarılma eşiği yüksek sanırım. Muhtemelen doğduğundan beri benzer durumlarda canhıraş korna seslerine alıştı, ya da bizim olayda olduğu gibi asgari 80-90 desibellik bir vokal yardım alma refleksi geliştirdi.
Oysa ben korna çalmayı sevmiyorum, doğru da bulmuyorum. Belki yılda birkaç kez çileden çıkaran bazı araç sürücülerine çalıyorum hala ama yayalara, sokak hayvanlarına asla!
Yıllarca İnönü (Mithatpaşa/Dolmabahçe) stadında maçlara girebilmek için kuyruklara girdik maçlardan saatler önce. O ortamlardaki en büyük sorun sen saatler öncesinden bilet kuyruğuna girmişken son dakikada gelen bir uyanığın gişenin birkaç metre gerisindeki bir noktadan “kaynak” yapmasıydı. O uyanık arkadaki onlarca insanın yaptığı ayıp şeyin farkında olmasından hiç rahatsız olmaz, tepki sadece göz teması ya da el hareketleri olduğunda dahi istifini bozmaz ama ne zamanki 8-10 kişi koro şeklinde gür bir tepki verdiğinde çıkmak zorunda kalırdı o kuyruktan.
Tıpkı pazar yerinde satılan meyve veya sebzenin albenilerinin renk ve görüntülerinde değil de tezgah görevlisinin cazgırlığında olduğunun düşünülmesi gibi.
Ya da çok ciddi bir konu etraflıca konuşulurken sesini aniden yükseltip ön alacağını, haklı çıkacağını, veya hoşlanmadığı konuyu kapayacağını düşünen tartışmacı konuk gibi.
Hele ofislerde, iş hanları veya alışveriş merkezlerindeki Kırkpınar benzeri iletişim modelleri. Ofiste herkesin önünde dahili telefon ama hala masalarca öteden bağırarak hitaplar, iş hanındaki çaycıyı telefonla aramak yerine 2 kat yukarıdan merdiven boşluğuna eğilip “Tertippp, 3 çay, biri az demli olsuuunnn” tarzı siparişler filan.
Sözün özü bu gereksiz sesler ve genel anlamda gürültü artan bir şekilde rahatsız ediyor beni. Sözde sessiz bir bölgesindeyim kentin ama burada bile sabah 8’den gece yarılarına kadar rahatsız edici sesler.
İlk duyduğumda beni çok etkileyip düşündüren bir söz vardı: “Bir ülkenin uygarlık seviyesi kaldırımlarının yüksekliği ile ters orantılıdır” gibi. Buradan hareketle aynı ters orantı uygarlık seviyesi ile gereksiz ses/gürültü arasında da bulunmakta.
Bir önceki ofisimiz şehir merkezinde çok yoğun yerleşimli mahallede idi ve hemen yanımızdaki bina da 7/24 çalışan bir tıp merkezi idi. Sürekli ağır veya ciddi hastaların geldiği bu merkezin hemen önünde de bir taksi durağı vardı. Haydi yoldan geçenleri bıraktım o durağın çalışanları bile bazen önüne geçemezlerdi kornaya basma fetişlerinin.
Bu sesi artırıp sonuç alma refleksi kültürel bir edinim mi, yoksa bulunduğumuz coğrafyanın yüzyıllardır sahip olduğu bir genetik kod mu, ya da sistemin bir yansıması mı bilemiyorum ama sonuçta karşılıklı kızgınlık ve gerginlik yaratmak dışında bir sonucu da yok ses yükseltmenin.
Haksızlığa ya da herhangi bir olumsuzluğu karşı ses çıkartmak gerekli ve insancıl bir refleks ama gürültü yapmadan da sonuç alınabilecek bir konuda ortalığı velveleye boğmak hiçbir zaman sonuç alıcı bir hareket değil.
İletişimde bağırmanın yeri yok. Ne özel hayatta, ne kurumsal ortamlarda, ne de toplum içinde. Yüksek ses ve gürültü istisna olmalı ki gerçekten sıra dışı bir durum olduğunu anlayabilelim ve harekete geçelim. Aksi takdirde yalancı çoban hikayesi gerçek olur ve kimse gerçek bir tehlike sinyalini umursamaz, fark edemez ve sonucu telafi edilemeyecek durumlar ortaya çıkar.
Uygarlıkların gelişmesiyle ortaya çıkan kirlenmeler içinde en sinsilerinden biri gürültü kirliliğiymiş, çünkü gürültüye alışan beyinler düşünmeyi unuturlarmış…
Görüşmek üzere,
