Küresel ekonominin geleceği zorluklarla dolu

Nobel Ödüllü beş ekonomist, gelecekte ekonomiyi bekleyen en büyük tehlikeleri ve verilmesi gereken mücadeleleri anlattı. Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) internet sitesinde yayınlanan açıklamalara göre, 2001 yılında Nobel alan ABD’li ekonomist George A. Akerlof’un gördüğü en büyük tehlike küresel ısınma. “Atmosfer, bizi korumak için etrafımıza sarılmış bir örtü. Bu örtü, güneş ışığının geçmesini sağlayarak dünyanın sıcak kalmasına imkan veriyor ve fazla ısınmamızın da önüne geçiyor” diyen Akerlof, dünyanın, insanoğlunun bebeği olduğunu söyledi. Bu bebeği koruyan örtünün giderek ağırlaştığının altını çizen Akerlof, 80 kilometrelik kısa bir yolculukta harcanan 19 litre benzinin bile atmosfere 45 kilo karbondioksit eklediği bilgisini verdi.

 ‘KARBON EMİSYONLARI VERGİLENDİRİLMELİ’

Küresel ısınmanın ekonomiye etkisinin, herhangi bir ekonomik sorun ne kadar anlaşılıyorsa o kadar anlaşıldığını kaydeden Akerlof, “Bu durumla savaşmanın en iyi yolu, karbon emisyonu için bir vergi oluşturmak. Karbon emisyonları istenen seviyelere düşene dek, bu vergiyi artırmak gerekiyor. Ayrıca, emisyon oranlarını düşürecek araştırma ve geliştirme projelerine maddi yardımda bulunmak adına bir politikaya da ihtiyaç var” dedi.

Küresel ısınmanın global bir problem olduğunu hatırlatan Akerlof, karbon emisyonlarının her yerden geldiğini, bu sebeple vergilendirmenin global ölçekte yapılması gerektiğini dile getirdi. Her bir ülkenin bunu görev olarak bellemesi gerektiğini vurgulayan Akerlof açıklamasını şöyle tamamladı: “Hepimiz küresel ısınmanın getirdiği sorunlara aşinayız, dolayısıyla global bir işbirliği kurarak bununla savaşmamız gerek.”

 1930’LARDAN BERİ İLK KEZ TALEPTE DÜŞÜŞ VAR

2008 yılında Nobel Ödülü’ne hak kazanan ABD’li ekonomist Paul Krugman’a göre, ekonomiyi bekleyen en büyük tehlike azalan talep. 1930’lardan bu yana ilk kez dünyada yeterince talep olmadığını ifade eden Krugman, bireylerin, dünyadaki üretim kapasitesini değerlendirecek kadar harcama yapmadığını belirtti. IMF’nin World Economic Outlook (WOE – Global Ekonomik Görünüm) verilerinden örnek veren Krugman gelişmiş ekonomilerdeki üretim açığının sadece yüzde 2.2 olduğu bilgisini verdi. Krugman, “Üretim açığının bu kadar düşük bir oranda varsayılması, iki sebepten ötürü uygulanan politikaların çok da kötü olmadığı anlamına gelmez. İlk olarak, kapasitenin ne kadarının kullanıldığını tam olarak bilmiyoruz. ABD ve İngiltere’deki iş gücünde görülen azalmanın sebebi, işçilerin yeni fırsatlar görmemesi sebebiyle işlerini bırakmalarından kaynaklanıyor olabilir mi? Enflasyon oranının istikrarlı olması ekonominin kapasitesine yakın bir seviyede işlediğinin bir kanıtı mı, yoksa işçilerin bütçe kısıntılarını kabul etme konusundaki isteksizliği mi enflasyonu düşük seviyelerde tutuyor? Düşük üretim ve yüksek orandaki işsizliği, bunlar yetersiz talebin belirtileri de olabilecekken kaçınılmaz olarak kabul edip geçmek doğru bir yaklaşım değil.

‘YETERLİ TALEP SAĞLANMASI ÖNEMLİ’

İkinci olarak, üretim potansiyelindeki artışın oranı tahminlerin öne sürdüğü kadar azaldı. Bu durum, kısa vadeli olarak düşünülen ekonomik problemlerin uzun vadeye yansımasının bir sonucu. Küresel boyuttaki bir ekonomik durgunluğun tüm piyasayı ele geçirmesi, uzun vadeli ekonomik beklentilerde bozulmaya yol açtı. Bu durum, yeterli talep sağlanmasının sadece kısa vade için değil, uzun vade için de ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor” diye konuştu.

Global talebin artırılmasının acil olduğunu ve öncelikli bir hedef olarak belirlenmesi gerektiğini vurgulayan Krugman, açıklamasını şöyle tamamladı: “Şimdi görüyoruz ki; 2007 yılına kadar görülen istikrar, sürekli büyüyen hane borçlarına ve çalışma çağındaki nüfusta görülen hızlı artışa dayanıyordu. Artık bu iki koşulu sağlama şansımız yok. Dolayısıyla yetersiz talep büyük bir sorun ve uzun süre de bir sorun olarak kalacağına inanıyorum. Bu durumla başa çıkmak için çözümler üretmek zorundayız.”

 EKONOMİK DURGUNLUKGERÇEKTEN DE GEÇİCİ Mİ?

1987 yılında ekonomi alanında Nobel Ödülü alan ABD’li Robert Solow ise, ekonomi için en büyük tehdidin seküler durgunluk olarak tanımlanan uzun vadeli ekonomik durgunluk olduğu görüşünde. Dünyanın, önümüzdeki 50 yılda ekonomiyi baskılayan sorunlardan tamamen kurtulma şansı olmadığını kaydeden Solow, daha az evrensel bir sorundan bahsedeceğini belirterek şunları söyledi: “Avrupa, Japonya ve Kuzey Amerika gibi gelişmiş ekonomilerin yaşadığı ekonomik durgunluk gerçekten de geçici mi? Eğer bu sorunun yanıtı hayırsa ve bu kapandan bir kurtuluş yolu derhal bulunamazsa, daha ciddi problemlerle karşılaşıldığında başarılı bir şekilde yanıt verme şansı olmayacak.”

İlk kez 1930’lu yıllarda ABD’li ekonomist Alvin Hansen tarafından kullanılan seküler durgunluk kavramından bahseden Solow, bu kavramın, sadece bir ulusun ekonomik büyümesinde görülen yavaşlığı değil, söz konusu ulusun üretim kapasitesini tamamen kullanamamasını da anlattığını ifade etti.

 ‘YAVAŞ BÜYÜME ENGEL DEĞİL’

Seküler durgunluğun bir tehdit haline geldiğine dair iki delil sunan Solow, “İlk argümanım, ABD’li ekonomist Robert Gordon’ın da savunduğu gibi, gelecekte hem nüfusun hem de üretimin, durgun geçen eski dönemlerde olduğundan daha yavaş bir artış göstereceği. Üretim artışına dair tahminlerin karamsarlığı; gelişmekte olan veri teknolojisinin, geçmişte yaşanan içten yanmalı motor, elektrik ve kentleşme gibi büyük teknolojik gelişmeler kadar büyük bir fark yaratmayacağına inanılmasından kaynaklanıyor. Yavaşlamış da olsa sürecek bir büyümenin gözlemleneceği bir geleceğe dair kurulan bu senaryonun gerçekleşmesi halinde bile, seküler durgunluğa dair argüman da geçerliliğini koruyor” diye konuştu.

İkinci argümanının da ilkiyle uyumlu olduğunu söyleyen Solow, şahsi yatırımları başarısızlıktan alıkoyanın nüfus artışı ve teknolojik gelişmeler olduğunun altını çizdi. “Bu iki faktör sayesinde, artan sermaye yoğunluğuna ve yatırım getirilerinin azalmasına rağmen yatırımlar başarısız olmuyor. Büyümenin yavaşladığı bir gelecekte tasarruf devam edecek, yatırımlardan elde edilen gelirler düşmeyi sürdürecek ve bireysel yatırımlar giderek zayıflayacak” diyen Solow, bu olasılıklar tartışılırken dahi gelecek öngörülerindeki karamsarlığı yakın geçmişin pekiştirdiğine dikkat çekti.

 ‘EKONOMİK BÜYÜME İÇİN ŞİRKETLER BORÇ VERİYOR’

Son ekonomik durgunluğun üstünden beş yıl geçmesine rağmen ne ABD’nin ne Avrupa’nın ne de Japonya’nın gerçek ekonomik kapasitesine dönemediğine işaret eden Solow, bu durumun seküler durgunluk fikriyle örtüştüğünü kaydetti.

ABD’de, şirketlerin kârlılıkları iyi bir manzara sergilese de yatırımların durgunluk başladığından bu yana sadece kısmen düzeldiğini aktaran Solow, açıklamasını şöyle tamamladı: “2009’dan bu yana, iş hayatındaki tasarruf oranı yatırım oranının çok üstüne çıktı. Normalde borçlanan özel şirketler, ekonominin geri kalanına borç verir hale geldi. İhtiyatı da elden bırakmadan tüm bunlardan bir sonuç çıkarırsak, seküler durgunluk kesinlikle gerçekleşecek bir senaryo değil, ancak çok uzak bir ihtimal de değil. Şimdiden bu olasılığa karşı olası politikalar geliştirirsek en azından gafil avlanmamış oluruz.”

 BÜYÜK BİR TEHDİT: EKONOMİK EŞİTSİZLİK

2001’de Nobel Ödülü alan ABD’li ekonomist Joseph E. Stiglitz’e göreyse, ekonomiyi bekleyen en büyük mücadele eşitsizlik. II. Dünya Savaşı’ndan bu yana global ekonomide alternatif ekonomik politikalar üzerinden bir kavganın sürdüğüne dikkat çeken Stiglitz, ABD’nin Washington Konsensüsü adı altında denetimi azaltma, özelleştirme ve liberalleştirme gibi politikaları tüm dünyaya yaydığını aktardı. Daha sonra gelen 2008 kriziyle beraber hükümetin piyasayı dönülmeyecek bir noktaya gelmekten kurtardığını söyleyen Stiglitz, hükümetin rolünü minimuma indirme politikasının böylece başarısız olduğunu ve hükümetin zor kararlar almak zorunda kaldığını ifade etti.

“Kriz sonrasında ABD’nin ekonomisi pek çok kişi tarafından incelendi. Çeyrek asırdan uzun bir süredir orta gelir sınıfının durgun olması neticesinde zengin kesim için oldukça iyi işleyen bu ekonomik sistemin herkes için aynı ölçüde faydalı olmadığı anlaşıldı. Hatta siyasi yapı bile sorgulanmaya başladı. Ekonomik eşitsizlik, siyasi eşitsizlik haline geldi” diyen Stiglitz, ABD’nin demokrasi anlayışının “bir kişi, bir oy” yerine “bir dolar, bir oy” anlayışına kaydığını dile getirdi.

 ‘ABD KÖTÜ BİR ÖRNEK’

Stiglitz şunları söyledi: “Bence artan eşitsizlik kapitalizmin doğal bir sonucu değil. Eşitsizliğin çok daha az olduğu ve ABD kadar büyük başka ülkeler de var ve bu ülkelerin düşük gelirli vatandaşları, düşük gelirli Amerikalılardan çok daha iyi durumda. Hatta, geçtiğimiz yıllarda Brezilya gibi bazı ülkeler eşitsizlik seviyesini aşağı çekmeyi başardı.”

ABD’de görülen eşitsizliğin siyasi ve ekonomik politikalardan kaynaklandığına inanan Stiglitz, İngiltere gibi ABD’yi örnek alan ülkelerin de aynı sorunla karşılaştığına dikkat çekti. Stiglitz, ABD ve birkaç başka ülkedeki yanlış bir şekilde uygulanan kapitalizmin, ekonomik eşitsizliğin kolaylıkla siyasi eşitsizliğe dönüşmesine sebep olabilen kusurlu bir demokrasinin tahmin edilebilir ve kaçınılmaz sonucu olduğunun altını çizdi.

 ‘EKONOMİ BİREYLERE HİZMET ETMELİ’

“Önümüzdeki yıllarda global ekonomiyi bekleyen en büyük mücadele sadece aşırı risk alınması, bireyleri geri ödeme aşamasında soyup soğana çevirecek borçlar verilmesi ve finans kuruluşları tarafından pazarın manipüle edilmesi gibi aşırılıkların önüne geçmekten ibaret değil. Bu mücadele, piyasaların, yaşam standartlarını yükseltecek inovasyonlara yol açacak bir rekabet modeli kazanarak olması gerektiği hale gelmesini de içeriyor. Sadece ekonomik büyümenin değil, refahın bölünmesi de bu mücadelenin içinde” diyen Stiglitz, ekonominin bireylere hizmet etmesi gerektiğini, tam tersinin yanlış olduğunu belirtti.

TEHLİKELERE KARŞIN EKONOMİDE İYİMSER BİR SENARYO DA MÜMKÜN

Global ekonomiyi bekleyen senaryolara, gelişmekte olan ekonomilerin büyümesini kolaylaştırmayı ve bu büyümeye adapte olmayı ekleyen ABD’li ekonomist Michael Spence 2001 yılında Nobel Ödülü’ne layık görülmüştü. Gelişmekte olan ekonomiler büyüdükçe dünyadaki yoksulluğun azalma ihtimalinin arttığına inanan Spence, bunun gerçekleşebilmesi için hem yerel hem de küresel bağlamda kurumların, politikaların ve zihniyetin değişmesi gerekeceğinin altını çizdi.

“Dönüşüm süreci başarılı olursa, önümüzdeki 25-30 yıl içinde dünya ekonomisi üç katına çıkacak. Bu süreç günümüz yerine gelişmekte olan ülkelerin büyümeye başladığı 1950’li yıllardan itibaren sağlansaydı çok daha yüksek oranda bir büyümeye şahit olacaktık. Ancak bu süreci başarıya ulaştıracak yolculuğa doğal kaynakların kullanımını global ölçekte ayarlamadan çıkacak olsaydık da, sonuç büyümenin yavaşlayarak tamamen durması veya dönüşü olmayan çevresel ya da ekolojik bir felaket olacaktı” diyen Spence, dünyanın gelişen bölümünün yükselişini sağlamak ve buna uyum sağlamak için ekolojik sürdürülebilirliğin temel gereklilik olduğunu vurguladı.

 ‘ÜRETİM FAZLASI, BİREYLERE BOŞ VAKİT OLARAK DÖNEBİLİR’

İş gücü tasarrufu sağlayan, beceri odaklı ve kapitali idareli kullanan teknolojiler sanıldığı kadar güçlüyse üretkenliğin çarpıcı ölçüde artacağını kaydeden Spence, “Bu durumun yaratacağı üretim fazlasının, özellikle gelir seviyesi yüksek ülkelerde daha fazla üretmek ve tüketmek için kullanılması gerektiği fikri çok da anlamlı değil. Belki bu üretim fazlası, bireylerin sahip olduğu boş zamanları artırmak için kullanılmalı. Bir haftada çalışmaya ayrılan ortalama gün sayısı azalmalı. Bunun bir sonucu olarak, ürünlere ve servislere biçilen değer gibi refaha da kıyaslanabilir bir değer vermek gerekir. İstihdam modelleri değişmedikçe bu evrimin gerçekleşme şansı da kalmaz” diye konuştu.


 

EN BÜYÜK ENDİŞE EKONOMİK KRİZ İHTİMALİ

Dünya Ekonomik Forumu’nun yayınladığı ve global riskleri yönetebilmek için gereken süreci desteklemeyi hedefleyen “Küresel Riskler 2014” raporu da geniş çaplı bir anket sonucunda katılımcıları en çok endişelendiren ekonomik riskleri belirledi. 2014 yılında gerçekleşme olasılığı en çok korkutan risklerin bir listesini içeren rapora göre ilk sıraya büyük ekonomilerde doğabilecek bir ekonomik kriz olasılığı oturuyor. İkincilik, büyük bir finansal mekanizma ya da kurumun başarısızlığı riskine ayrılmışken, üçüncü sıraya likidite krizleri yerleşiyor. Endişe yaratan diğer risklerse sırasıyla yüksek işsizlik oranı ve düşük istihdam, küresel ekonomide şok etkisi yaratacak petrol fiyatları, altyapı sistemlerinin çökmesi ya da yetersizliği ve doların temel bir para birimi olarak önemini kaybetmesi olarak ön plana çıkıyor.

Yorum yazın